Çanakkale Şehitler Abidesi’nin inşa süreci, sadece bir mühendislik projesi değil; imkansızlıklar, yolsuzluklar ve durma noktasına gelen bir inşaatın Türk milleti tarafından yeniden ayağa kaldırılma öyküsüdür.
Çanakkale Boğazı’nın Ege’ye açılan kapısında, Hisarlık Tepe’nin üzerinde göğe doğru yükselen dört dev ayak, sadece beton ve taştan ibaret bir yapı değildir. O, bir milletin kalbinin attığı, haysiyetinin tescillendiği ve "Biz buradayız" dediği mühürdür. Çanakkale Şehitler Abidesi’nin öyküsü, en az o topraklarda verilen savaş kadar meşakkatli, en az o siperlerdeki dayanışma kadar duygusal bir "yeniden doğuş" hikayesidir.
Bir Hayalin Doğuşu ve Yarışma Günleri
Takvimler 1943 yılını gösterdiğinde, Milli Savunma Bakanlığı, Çanakkale Cephesi’nde toprağa düşen binlerce isimsiz kahramanın hatırasını ebedileştirmek için bir proje yarışması açtı. Şartname netti: Bu eser, Türk mimar ve mühendislerinin eliyle yükselmeliydi. Yarışmanın ödülleri o günün şartlarında mütevazıydı; birinciye 3.000, ikinciye 2.000 lira verilecekti.
Yarışmaya 37 proje katıldı. Jüri koltuğunda Paul Bonatz ve Suut Kemal Yetkin gibi dönemin dev isimleri oturuyordu. İncelemeler sonunda bir proje, sadeliği ve heybetiyle hepsinden ayrıldı. Henüz öğrenci olan Doğan Erginbaş ve İsmail Utkular tarafından hazırlanan, ancak mezun olmadıkları için hocaları Feridun Kip adına sunulan tasarım birinci seçildi. Jüri, raporuna tarihe geçecek o notu düştü: "Bu eser tek taşı değişmeyecek bir şaheserdir."

Şehitler Abidesi her yıl onbinlerce insanın ziyaret ettiği bir anıt
Ancak o dönem İkinci Dünya Savaşı’nın ekonomik ağırlığı Türkiye’nin omuzlarındaydı. Proje için ayrılan 1 milyon lira, kağıt üzerinde kalmış; mali imkansızlıklar abidenin temeline ilk kazmanın vurulmasını tam dokuz yıl ertelemişti.
İnşaat Başlıyor: İhanet ve Hayal Kırıklığı
1952 yılında Milli Türk Talebe Birliği ve Kurmay Yarbay Cemal Yıldırım’ın girişimleriyle uyuyan bu dev proje uyandırıldı. İstanbul Valiliği bünyesinde bir komite kuruldu. Yapılan zemin etütleri, ilk planlanan Alçıtepe’nin uygun olmadığını gösterince, rotayı boğaza hakim Hisarlık Tepe’ye çevirdiler.
17 Nisan 1954 günü, binlerce insanın İstiklal Marşı’nı tek bir ağızdan haykırdığı o mahşeri kalabalıkta ilk harç döküldü. Hatta o gün temele, Kore’den getirilen Türk şehitlerinin toprağı da serpilerek bir gönül köprüsü kuruldu. Ancak coşku kısa sürdü. 1955 yılında teknik heyet bir skandalı ortaya çıkardı: İnşaatta kullanılan beton standart dışıydı, demirler eksikti. Daha da kötüsü, müteahhitlerin kendilerine teslim edilen tonlarca demir ve keresteyi karaborsada sattığı anlaşıldı.
İnşaat durdu. Mahkemeler başladı. Abide, yarım kalmış dört beton yığını halinde boğazın rüzgarına terk edildi. Bu, şehitlerin hatırasına sürülmüş bir leke gibi duruyordu ve Türk milleti buna razı gelmeyecekti.
Sanatın ve Halkın Direnişi: Zeki Müren ve Milliyet Kampanyası
İşte hikayenin en duygusal kırılma noktası burada yaşandı. Devletin kasasında para yoktu, müteahhitler kaçmıştı ama "millet" oradaydı. Abdi İpekçi yönetimindeki Milliyet Gazetesi, 1958 yılında dev bir kampanya başlattı. Gazete manşetleri "Şehitler Abidesi Yarım Kalamaz!" diye haykırıyordu.

Her 18 Mart'ta burada duygular sel olup akıyor
Bu çağrıya ilk koşanlardan biri, Türkiye’nin "Sanat Güneşi" rahmetli Zeki Müren oldu. Müren, bu davanın bir haysiyet meselesi olduğunu biliyordu. Henüz genç bir sanatçı olmasına rağmen, tüm imkanlarını seferber ederek abidenin tamamlanması için konserler serisi düzenledi. Sahne ışıklarının altındaki o gür ses, bu kez sadece şarkı söylemiyor; boğazın tepesinde yarım kalan o mahzun ayakların yükselmesi için halkı birliğe davet ediyordu. Zeki Müren’in konserlerinden elde edilen gelirler, inşaat komitesine hayat suyu oldu.
Kampanya çığ gibi büyüdü. Sadece Müren değil; okul harçlığını gönderen ilkokul öğrencileri, ahırındaki tek ineğini satıp parasını yollayan köylü kadınlar, fabrikadaki mesaisinden feragat eden işçiler sayesinde kısa sürede 1,5 milyon liradan fazla para toplandı. Bu para, devlet bütçesinden değil, bizzat halkın helal lokmasından süzülüp gelmişti.
Mimari Sembolizm: Bir Anıttan Fazlası
21 Ağustos 1960’ta nihayet tamamlanan abide, sadece bir inşaat başarısı değil, bir semboller manzumesidir.
Yükseklik: 41 metre 70 santimetredir. Bu yükseklik, abidenin uzaktan bakıldığında gökyüzüne açılan bir kapı gibi görünmesini sağlar.
Dört Ayak: Abidenin dört ayağı, Anadolu’nun dört bir yanından gelen vatan evlatlarını simgeler. Her bir ayak, sağlam duruşun ve sarsılmaz birliğin ifadesidir.
Takke (Tavan) Kısmı: Ayakların birleştiği o tavan kısmı, şehitlerin ruhunun tek bir noktada, vatan sevgisinde birleştiğini anlatır.
Konum: Morto Koyu’na bakan bu tepe, düşman gemilerinin boğazdan geçişini izlediği noktadır. Abide, geçemeyenlere verilen ebedi bir cevaptır.

Solo Türk her yıl abideyi selamlar ve üzerinden uçuş gerçekleştirir
Abidenin altında, 1971 yılında Kraliçe II. Elizabeth’in katılımıyla açılan ve savaş hatıralarını barındıran bir müze bulunur. Çevresindeki rölyefler, Mustafa Kemal’in Conkbayırı’ndaki o meşhur duruşunu ve yaralı bir düşman askerini kucağında taşıyan Türk askerinin merhametini dünyaya haykırır.
Milletin Kendi Eseri
İnşaat komitesi başkanı Emin Nihat Sözeri’nin açılışta söylediği sözler, bu yapının ruhunu özetler: "Bu abide ile hiç kimse 'Benim eserimdir' diye övünemez. Bu abide ne hükümetin ne bir zümrenin eseridir; o bizzat milletin kendisidir."
Bugün Çanakkale Boğazı’ndan geçen her gemi, bu devasa silüeti selamlar. Şehitler Abidesi, yolsuzluğa karşı dürüstlüğün, imkansızlığa karşı inancın ve sanatın toplumsal gücünün (Zeki Müren örneğinde olduğu gibi) zaferidir. O, toprağın altında kefensiz yatan binlerin, gökyüzündeki yankısıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: