8 Mart Dünya Kadınlar Günü geride kaldı. Dilerim bir gün, bu tür günlere ihtiyaç duymayacağımız bir toplumsal olgunluğa ulaşırız; kadınların varlığını, emeğini ve haklarını hatırlatmak için özel tarihlere gerek kalmaz.
Çanakkale’de sıkça dile getirilen bir söylem var: Türkiye’nin pek çok şehrine kıyasla kadınların burada daha rahat yaşayabildiği. Gece dışarı çıkabilmek, istediğini giyebilmek, sokakta kendini daha güvende hissetmek… Bunlar çoğu zaman bir “avantaj” ya da “ayrıcalık” gibi anlatılıyor.
Oysa bunlar ayrıcalık değil, olması gereken en temel haklar.
Kadınların kamusal alanda var olabilmesi, özgürce hareket edebilmesi ya da kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması bir lütuf değil; eşit yurttaşlığın doğal sonucudur. Bu nedenle özellikle 8 Mart gibi günlerde bu durumların birer iyilik ya da ayrıcalık gibi dile getirilmesi, iyi niyetli olsa bile meseleyi geriye çekebiliyor. Çünkü mücadele edilen zihniyetle aynı dilin içinde kalma riskini taşıyor. Asıl konuşulması gereken yapısal eşitsizlikler ve çözüm yolları yerine, zaten olması gereken şeyleri “olumlu örnek” olarak tartışmaya devam ediyoruz.
Tam da bu noktada, Cansu Günaydın’nın 8 Mart vesilesiyle yaptığı bir seri dikkat çekiciydi. Sekiz kadınla gerçekleştirdiği röportaj serisinde, farklı alanlardan kadınların deneyimlerini ve bakış açılarını dinleme fırsatı bulduk. Bu isimlerden biri de Çanakkale Barosu’ndan avukat Ezgi Deniz Ünsal’dı.
Ünsal, röportajda tam da bu meseleye değiniyor: Kadınların gündelik yaşamda sahip olması gereken temel hakların çoğu zaman “hoşgörü” ya da “izin verilmiş alanlar” gibi sunulmasının yarattığı yanılsamaya dikkat çekiyor. Oysa eşitlik, bir lütuf ya da tolerans meselesi değil; hak temelli bir yaklaşımın doğal sonucu.
8 Mart’ı geride bırakmışken belki de en anlamlı şey bu tartışmayı sadece bir güne sıkıştırmamak. Günlük hayatın içinde, dilimizde ve bakışımızda bu farkındalığı sürekli canlı tutmak.
Yorumlar
Kalan Karakter: