Bir kadın penceresinin önünde oturuyor.
Bunu hayal etmiyorum.
Bunu uydurmuyorum.
O kadın benim zihnimde değil, hayatın içinde duruyor.
Elinde en çok sevdiği çağla yeşili bir kahve fincanı var.
Fincanı iki eliyle kavramış.
Soğuk olduğu için değil.
Dağılmamak için.
Camın ardında kar taneleri uçuşuyor.
Taneler telaşsız.
Sanki yere düşerken bile bir karar vermiş gibiler.
Kadının bakışları karı izlemiyor.
Gözleri, uzun zamandır eksik olan bir şeyi arıyor.
Ne olduğunu tam bilmiyor ama şunu çok iyi biliyor: ilk defa yalnız kalmaktan korkuyor.
Bu korkunun adı bir zamanlar “aşk”tı.
Evin içinde başka biri daha var. Hayatında “sevgilim” dediği biri. Aynı koltukta oturduğu. Aynı hayatı paylaştığı. Ama şu an sahnede yok. Çünkü bazı insanlar, varlıklarıyla değil, yokluklarıyla hissedilir. Yan yana olup birbirine temas etmeyen insanların yarattığı o görünmez mesafe vardır ya…
İşte bu evin asıl eşyası artık o mesafe.
Bu hikayeyi ilk kez yazmıyorum. Bir yazar refleksiyle değil, insan hafızasıyla tanıyorum. Yıllardır farklı yüzlerde, farklı evlerde, farklı gerekçelerle karşıma çıkıyor. Bitmiş ama kopamamış ilişkiler.
“Bunca yıl boşa mı gidecek” diye sürdürülen beraberlikler.
Alışkanlıkların, anıların ve korkuların omuz omuza verip insanı yerinde tutması.
İlişki burada bir bağ değil artık. Sessiz bir anlaşma.
Sen kalırsan ben de kalırım.
Sen gidersen ben yalnız kalırım.
Senle mutsuzum ama sensiz kim olacağımı bilmiyorum.
Kadın pencereden dışarı bakarken arkasını dönmüyor. Çünkü arkasında yüzleşilecek bir sıcaklık kalmadığını biliyor. Aynı hayatı paylaşan insanların arasındaki mesafe metreyle
değil, cesaretle ölçülür.
Cesaret yoksa, mesafe sonsuzdur.
İnsan kendine şunu söyleyemediği anda başlıyor çürüme:
“Ben aşık değilim. Ben sadece yalnız kalmaktan korkuyorum.”
Bu korku zamanla romantik bir kılığa giriyor.
“Biz alıştık...”
“İlişkiler zaten böyle...”
“Herkesin yaşadığı şeyler...”
Oysa içeride olan çok basit ve çok çıplak bir gerçek. İki yetişkin insan, birbirine hayat arkadaşı olamıyor ama birbirinin yokluğuna da cesaret edemiyor.
Ben bu ilişkilerin sessizliğini tanıyorum. Akşamları aynı odada ayrı ekranlara bakmayı. Telefonda başkalarının hayatlarını izlerken duyulan o hafif sızı.
“Ben burada neden duruyorum?” sorusunun içten içe yükselip sonra bastırılmasını.
Çünkü o soru tehlikelidir. Cevabı değişim ister. Değişim de risk.
Kadının yüzünün bir tarafı karanlıkta. Bilerek. Çünkü insanın kendine bile göstermediği yanları vardır. O karanlıkta kalan yerde pişmanlık durur. Bastırılmış öfke durur. Kaçırılmış ihtimaller durur. Aydınlık tarafta ise rol vardır. Güçlü kadın rolü. Mutlu ilişki rolü.
“İyiyim” deme refleksi.
Hangimizde yok ki...
İlişki, bu noktada, duygusal bağ olmaktan çıkıp yalnızlığa karşı kurulmuş bir savunma hattına dönüşüyor. Ayrılık korkusu değil asıl mesele. Asıl korku, yalnız kalınca insanın kendisiyle baş başa olması.
O yüzden “biz” demek bazen “ben” demekten daha güvenli.
Bu yazıyı bir çözüm sunmak için yazmıyorum. Bir akıl verme niyetim yok. Ben sadece aynayı tutuyorum. Çünkü bazı ilişkiler bitmez. Ama çoktan tükenmiştir. Ve bazı insanlar birlikteyken bile uzun zamandır yalnızdır.
Kadın kahvesinden bir yudum aldı.
Sonra bir yudum daha.
Cam buğulanıyor.
Kar hala yağıyor.
Hayat dışarıda senden, benden habersiz hiç bir şey yokmuş gibi devam ediyor. İçeride ise ne gidiş var ne kalış. Sadece alışılmış bir sessizlik. Duygusal iflasını veren hem benim hem sensin.
Bazı ilişkiler işte tam olarak budur.
Adı vardır.
Ama içi çoktan boşalmıştır.
Asıl mesele ayrılık değil, yalnız da yaşayabilmektir.
Kalbi güzel, duyguları özgür, yüreği sevgi dolu herkese buz gibi Edinburgh sabahından sımsıcak bir günaydın.
Nasılsınız ?
Yorumlar
Kalan Karakter: