Geçenlerde Bayramiç Hadımoğlu Konağı’nın o meşhur "bitmeyen restorasyon" bilmecesini, yetkililerin inanılmaz savsaklamasını haberleştirdik, hatırlarsınız. Dedik ki; "Yahu ne oluyor kuzum? Bu eşsiz tarihi mirası neden bir türlü ziyarete açamıyorsunuz? 'Restorasyon yapıyoruz' diyorsunuz, yıllar su gibi aktı gitti, ortada ne fol var ne yumurta."
Dedik mi; dedik..
O kadar laf ettik, kelimeleri cephane yapıp ilgililerin kulağına kar suyu kaçıralım dedik. Ama nafile! Anladık ki bizim ilgililerin kulak zarı falan yok, komple beton dökülmüş oraya.
Tık yok, çıt yok.
Kimse üzerine alınmıyor. İnsan en azından bir sorumluluk hisseder, böylesine benzersiz bir değeri insanlığa sunmanın heyecanını duyar. Hepsini geçtim, biraz egosu olan bir yönetici "Bunu benim dönemimde ben ayağa kaldırdım" diyebilmek için çırpınır. Yok, vallahi kimsenin kılı kıpırdamıyor.
Kimsede kıl kalmamış olabilir mi ?
"Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna" modunda, top çevirmeye devam..
Fakat durun, daha yeni ısınıyoruz. Şimdi asıl meseleye geleyim. Şimdi yazacağım şey, o bitmeyen restorasyondan çok daha vahim, çok daha skandal. Ama adım gibi eminim, bunu okuyunca da kimsenin gıkı çıkmayacak.
Alıştık çünkü demek istemiyorum; bu umursamazlığa bir anlam kondurmaya çalışacağım.
"Kayıp" Değil Kardeşim, Çalındı! Bal Gibi Çalındı!
Anlatıyorum, iyi dinleyin. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Atatürk ve Çanakkale Savaşlarını Araştırma Merkezi, 2016 yılında Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı'nda bir makale yayınlıyor.
Dikkat buyurun; bu öyle kahvehane köşesinde konuşulan bir dedikodu falan değil, basbayağı süreli ve hakemli akademik bir yayın. İşte o dergide, koskoca Hadımoğlu Konağı’nın kitabesinin "kaybolduğu" yazıyor.
Dergi hakemli ve akademik olduğu için tabii, üslup gereği kibarlık yapmış ve "kaybolmuş" demiş. Yahu koca mermer/taş kitabe bu! Evin içinde anahtar kaybetmiyorsun, çorabın teki çamaşır makinesinin arkasına düşmüyor.
Bildiğin çalınmış işte!
Peki nasıl çalınmış?
Ne zaman çalınmış?
Kim çalmış?
Gündüz vakti mi sırtlandılar, gece yarısı mı kopardılar? Bu işin peşine düşen bir Allah'ın kulu olmuş mu? Ortada açılmış bir adli soruşturma, "Nerede ulan bu devletin malı?" diye hesap soran bir savcı, bir müfettiş var mı?
Vallahi ben ne duydum, ne gördüm. Çalınan, çalındığıyla kalmış. Kimbilir şimdi hangi "antika meraklısı" zenginin evinde, villasının duvarında veya kasasının içinde saklanıyor. Belki de çoktan sınırı geçip yurt dışına uçtu bile..
Üstelik bu durum mışlı, muşlu bir rivayet de değil. Vakıfların resmi tescil fişinde bile açık açık "kayıp" yazıyormuş. İki satırlık o muazzam tarihi kitabe, konağın adeta nüfus cüzdanı, buhar olup uçmuş.
Yani açık ve net söyleyelim: Hadımoğlu Konağı’nın kimliği çalınmış!
"Haberi Olmayan" Bir Kaymakamlık Trajedisi
Peki ne olacak şimdi? Bizim bürokrasi sanıyor ki Hadımoğlu Konağı, Bayramiç'in arka sokaklarında kalmış, dededen kalma kerpiç bir ev. "Ne olacak ki canım, alt tarafı bir taş parçası" kafasındalar...
Hiç de öyle değil efendiler! Harem odası olan, o dönemin sivil mimarisinin en nadide örneklerinden birinden, tavanlarındaki muazzam ahşap işlemeleriyle parmak ısırtan bir şaheserden söz ediyoruz.
Tarihine bir bakalım: Bu konak 1973 yılında varislerinden satın alınarak Kültür Bakanlığı’na devredilmiş. Ardından restore edilip müze haline getirilmiş. Sonra ne olmuş? 1996 yılında Bayramiç Kaymakamlığı’na tahsis edilmiş. Yani devlet baba demiş ki, "Ey Kaymakamlık, bu gözbebeği eser artık sana emanet."
Peki emanete nasıl sahip çıkılmış? Kaymakamlığın resmi bilgi kaynaklarına bakarsanız, konak "ziyarete açık ve ücretlidir" diye geçiyor. Şaka gibi değil mi? Sanki kendi yönettikleri ilçede, kendi uhdelerinde olan binanın başına gelenlerden zerre haberleri yok.
Gidin bi bakın kardeşim oraya! Kapısını açıp bi bakın, ne oluyor, ne bitiyor, içerdeki eşyalar ne alemde? Konağın kitabesi uçmuş, bari kalan duvarlara, ahşaplara sahip çıkın. Orada bir disiplin sağlayın da, yarın öbür gün konağın tavanını da söküp götürmesinler.
Duvardaki Tarih: Güzelyalı Karantina Hastanesi Skandalı
Bakın, bu vurdumduymazlık sadece Bayramiç ile sınırlı kalsa "İstisna" der geçeriz. Geçmeyiz de lafon gelişi "geçeriz" diyorum. Ama bu bi kafa meselesi. Yıllar önce bir yazı daha yazmıştım.
Demiştim ki; "Güzelyalı Karantina Hastanesinin o tarihi kitabesi, eski gençlik kampı, şimdiki Belediye Piknik Alanı olan yerde, bizim o engin görüşlü, üstün zekalı inşaat ustalarımız tarafından alelade bir duvar taşı olarak kullanılmış!"
Evet, yanlış duymadınız. Üzerinde tarih yatan, bir dönemin hafızası olan o mermer sütun, mangalcıların hemen yanı başında tuğla niyetine duvara harçla sıvanmış.
O zaman üzerine basa basa söyledim, "O kadar dedik, bu mermeri alın buradan, bunun tarihi ve kültürel bir değeri var, müzeye koyun, korumaya alın" diye.
Ne oldu dersiniz?
Yine kimse üzerine alınmadı, yine kimse kılını kıpırdatmadı. Karantina Hastanesinin o eşsiz kimliği, hala orada, o duvarda taş olarak durmaya devam ediyor. Mangal dumanları altında tarihi miras yaşatıyoruz aklımızca!
Allah Bizi Korur Modunda Gidiyoruz!
Anlayacağın sevgili okur; bizim bu yönetim mekanizmasında kayış kopmuş, civatalar iyice gevşemiş; tekerlek fırladı fırlayacak. Ama direksiyondakiler radyoda şarkı dinleyip "Allah korusun" kafasında bodoslama gazlıyor. Tarihi eserlerimiz göz göre göre ya çalınıyor, ya kayboluyor ya da piknik alanlarında duvar taşı oluyor.
Biz burada bu satırları yazarak, tarihe not düşmeye, tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan bu mirasa sahip çıkmaya devam edeceğiz. Hatırlatmak gerektiğinde tekrar yazacağız, tekrar "hişşt" diyeceğiz.
Umarız bir gün, o sağırlaşmış kulaklardan biri çınlar da "Biz ne yapıyoruz yahu?" der. O güne kadar biz bodoslama girmeye, çatır çutur yazmaya devam edeceğiz. Çünkü bu tarih, bu miras sadece onların değil, hepimizin!
Yorumlar
Kalan Karakter: