Eylül bir mevsim değil.
Bir sızı.
Zamanın kendini geri çektiği, havanın içimize çöktüğü, içimizin içimize sığmadığı o boşluk.
Kronolojik olarak yılın dokuzuncu ayı.
Fakat ruhsal olarak, yılın başsız ve sonsuz ayı.
Hiçbir başlangıç Eylül'den sonra başlamaz.
Ve hiçbir son, Eylül'de bitmez.
Eylül sendromu diyorlar - böyle bir sendrom varsa tabi
Sendrom kelimesi, tıbbın felsefeyi anlamadığı yerde başlar.
Bir grup belirti, ama hiçbir tanı.
Eylül, tanısı olmayan bir duygunun mevsimidir.
Güneş hala doğuyor.
Ama sıcaklığı yok.
Gökyüzü hala mavi.
Ama içi boş.
Belki de Eylül, dış dünyayla iç dünyanın çakıştığı tek ay.
Kalabalık caddelerin ortasında kendine çarpmanın ayı.
Aynalara bakmadan kendini sorgulamanın.
Baktığında, seni yansıtmayan şeyleri izlemenin.
Bazıları Eylül'de yeni bir okul yılına başlar.
Bazıları bir ilişkiyi bitirir.
Bazıları sadece susar.
Bazılarıysa konuşmaya başlar ama kimse anlamaz.
Neden bu kadar çok kişi, eylülde aynı hissi taşır?
Bunun evrensel bir açıklaması var mı?
Yoksa biz mi birbirimizi taklit ediyoruz?
Yoksa taklit mi, duygunun kendisi midir?
Eylül bir aynadır, belki de.
Ama ayna kırık.
Ve biz, o kırığın hangi parçasında olduğumuzu bile bilmiyoruz.
Felsefede buna duygunun zamansal izdüşümü denebilir mi?
Hiç sanmam.
Çünkü felsefe, bu kadar bulanık sularda yüzmeyi sevmez.
Felsefe, netlik ister.
Oysa Eylül'de hiçbir şey net değildir.
Sabahları giydiğin kazak, öğleye doğru sana ihanet eder.
İnsanlar seni sevdiğini söyler, ama gözleri başka bir sonbahara kayar.
Geçmişin kokusu gelir ama kaynağı yoktur.
Kafandaki tüm haritalar silinir.
Yollar başlar.
Ama yön tabelaları kendine dönüktür.
Yani hiçbir yere çıkmazlar.
Eylül sendromu belki de, insanın kendi sonuna olan duyarlılığıdır.
Bir ölüme değil, bitmeye değil,
Ama çözülmeye.
Hani çocukken tuttuğunuz bir oyuncağın ellerinizde eridiği rüyalar olur ya,
işte onun uyanık versiyonu.
Eylülde dünya çözülür.
Ama en çok, insanın kendi dokusu dağılır.
Kendine ait olma hissi yavaşça buharlaşır.
Burası hala aynı şehir.
Aynı sokaklar, aynı insanlar.
Ama sen, onların içinden geçerken, artık kendine ait bir gölge taşımazsın.
Gölgen bile seni tanımaz.
Psikanalistler, bu dönemi “mevsimsel duygu durum bozukluğu” olarak tanımlar.
Ne eksik ne fazla.
Ama hiçbir zaman tam da değil.
Tanı, tedaviye hizmet eder.
Ama Eylül, tedavi istemez.
Çünkü Eylül'de hasta olan beden değildir.
Zamanın kendisidir - sahi zaman kavramı var mı ki; kendisi olsun.
Saatler akar ama yönsüzdür.
Günler geçer ama unutulmaz.
Ve bellek, geçmişle gelecek arasında sıkışır.
Anı dediğin şey, dikenli bir tel gibi bu günün ortasında durur.
Eylül bir soru olabilir.
Ama cevabı yok.
Ve belki de cevap istemek, Eylüle ihanettir, küçümsemedir.
Çünkü bazen, hissetmek çözmekten önemlidir.
Acı, analiz edilince küçülür.
Ama Eylül'de, acının büyümesine izin vermek gerekir.
Çünkü bu büyüme, belki de bir tür doğumdur.
Ne zaman ki Eylü'lü çözmeye çalışırsın,
İşte o zaman sendrom başlar.
Çünkü bazı aylar yaşanmak içindir.
Anlaşılmak değil.
Sonbahar bir bitiş değil.
Bir hazırlık.
Ama neye?
Kimse bilmiyor.
Beklentisiz bir bekleyişin mevsimi.
Ve belki de en çok bu yüzden yorucu.
İnsan, anlam veremediği şeylerle uzun süre kalamaz.
Ama Eylül, seni bırakmaz.
Ve sonunda şunu anlarsın:
Eylül geçer.
Ama bıraktığı şey geçmez.
Çünkü Eylül, içimizde bir yer kurar.
O yer küçüktür, soğuktur, suskundur.
Ama hep oradadır.
Ve her yıl tekrar gelir.
Ama hiçbir zaman aynı şekilde değil.
Eylül bir döngü değil.
Bir sarkma.
Zamanın, anlamın ve varlığın birbirine karıştığı o an.
Ve biz orada, ne olduğumuzu bilmeden dururuz.
Ama işin garibi...
Tam da orada, belki ilk kez kendimizi görürüz.
Yorumlar
Kalan Karakter: