Gece boyu yatakta bir o yana bir bu yana döndüm.
Uykuyla arama İzlanda’nın bitmeyen ev tadilatı, kurumayan boyaları ve benim o iflah olmaz huzursuzluğum girdi. Sabahın köründe gözlerimi açtığımda, o meşhur gri, puslu Edinburgh havasının yerini bildiğin bahar güneşi almıştı.
Mart ayında bu neyin neşesi?
Resmen evren "Gitme diye demiyorum ama bak, kalırsan böyle parlarım" diye cesaret teklif ediyor.
Zorla kalktım.
Üstümde bir ağırlık, ruhumda bir sabah küslüğü...
Kendi kendime söylenerek haki paltomu kaptığım gibi attım kendimi dışarı.
Taş Kaldırımlar ve Bir "Aptalın" Günlüğü
O meşhur taş kaldırımlarda yürürken topuklarımın sesi boş sokakta yankılanıyor.
Yalnızlık, sabahın bu saatinde insanın omuzlarına öyle bir biniyor ki, "Nil" diyorum, "sen iflah olmaz bir delisin..."
Ben deliyim...
İnsanlar geçiyor yanımdan. Hiç tanımadığım bir amca gülümsüyor.
Durup sormak istiyorum: "Amca, İzlanda’da lavların arasında böyle gülümseyen birini bulabilir miyim?"
Sanmıyorum.
Orada rüzgar insanın yüzündeki gülümsemeyi dondurur.
Kendi kendime söylenmeye devam ediyorum:
"Neymiş, kuzey çağırıyormuş..."
Kuzey değil Nil...
Senin o bitmeyen 'burada değilsem mutluyumdur' yanılgın çağırıyor.
Şehir bugün o kadar yaşanmışlık kokuyor ki...
Her köşebaşında eski bir anı pusuda bekliyor.
Şurada ilk yazımı bitirdiğim sevinç, şurada hüzünle yediğim o soğuk sandviç...
İşte şurada öpüştüğüm kaldırım..
Tam şu sokağın köşesinde Norla'a çarpışmıştık. Onun kaşı yarılmış, benim dudağım kanamıştı. Gülmüştük ikimizde. Sevgili kız kardeşim benim; seni bile bırakıp gidecek kadar cesurum demek isterdim ama galiba benimkisi korkaklık.

Gülmenin en çok yakıştığı kız; her zaman pozitif, hep mutlu. Şaşırtıcı derecede cana yakın, sımsıcak bir kız Norla.
Bin Yıllık Kahveci ve O Mucize Beklentisi
Kendimi o bin yıllık kahveciye dar attım.
Pencere kenarına tünedim.
Dışarıdaki o pırıl pırıl bahar güneşine bakarken içimden geçeni itiraf edeyim mi?
Şu kapıdan biri girse...
Hiç tanımadığım biri ya da bir dost.
Gelip masama otursa, gözlerimin içine bakıp o iki kelimeyi söylese:
"Sakın gitme."
Yemin ederim, o an sokağın ortasında ağlayabilirim...
"Müsaade falan yok, ben buradayım" derim.
Ama herkes kendi telaşında.
Kimse benim içimdeki bu devasa gidiş-kalış savaşından haberdar değil...
Garson "bi kahve daha" diyesiye kadar nerede olduğumun bile farkında değildim.
Arkadaş Ziyaretleri: "Beni Durdurun" Tiyatrosu
Norla’a uğradım.
Maviş gözlerinde o her zamanki alaycı ama şefkatli ifade.
Dedikodu yapıyoruz, kahveler tazeleniyor.
İçimden sürekli bir dua:
"Lütfen kal de. Nil saçmalama, evin bitmemiş, düzenin burada, gitme de."
Ama Norla "Sen bilirsin, senin yolun" diyor.
"Seni ziyarete geleceğim" diyor.
Ne kadar medeni, ne kadar sinir bozucu! İnsan bazen en yakınlarından o bencilce, o sığ "Gitmeni istemiyorum" cümlesini duymak istiyor.
Onlara bakarken aklımdan milyon tane anı akıp geçiyor. Gözlerim doluyor, hemen kafamı çevirip pencereden dışarı bakıyorum. Gitmek mecburi değilken gitmek...
İşte insanın kendine attığı en büyük kazık bu sanırım.
Kendi Kendine Bir Çuvaldız
Dürüst olalım; Edinburgh’u bırakıp gitmeme anlam veremiyorum. Kendimi kandırıyorum "yeni hayat" masallarıyla. Oysa burada, bu ortaçağ sokaklarında her şeyim tam. Belki de her şeyin tam olması beni korkutuyor.
Şu an iki arada bir deredeyim - nasıl ama biliyorum deyimleri değil mi -
Bir yanım "Hadi bas gaza, İzlanda seni bekler" diyor, diğer yanım "Nil, aptallık etme, dön o sıcak yatağına" diye çığlık atıyor...
Ben duymuyorum; duymazlıktan geliyorum.
İtiraf ediyorum duyuyorum da kendime anlatamıyorum.
Yazıyı burada noktalıyorum çünkü kapı açıldı. İçeri giren kişi belki de o beklediğim cümleyi kuracak. Ya da sadece sıradan bir yabancı olarak geçip gidecek.
Yeni yazı İzlanda’dan mı devam edecek, yoksa yarın yine aynı masada, aynı kahveyi yudumlarken mi bulacağım kendimi?
Merak etmeyin, ben de sizin kadar merak ediyorum...
Yorumlar
Kalan Karakter: