NOT: Bir önceki yazımı okumadıysanız; lütfen önce onu okumanızı öneririm. Çünkü bu yazı tam olarak o yazının devamıdır. İyi okumalar, mutlu yarınlar dileğiyle sevgilerimi sunuyorum.
Kapı açıldı...
Ve ben, hayatım boyunca belki de ilk kez, bir kapının açılma sesine bu kadar anlam yükledim. İnsan bazen bir kapıyı değil, ihtimali bekliyor. İçeri girenin kimliğinden çok, neyi temsil ettiğini önemsiyor.
Hemen başımı kaldırmadım...
Çünkü bazı anlar vardır, bakarsan dağılır, bozulur...
Schrödinger’in kedisi misali; o kişi hem “kal” diyecek olan hem de sıradan bir yabancı olma ihtimalini aynı anda taşıyordu.
Açıkçası ben o ihtimali birkaç saniye daha yaşatmak istedim.
Garsonun ayak sesleri geçti önce; ardından hafif bir rüzgar...
Edinburgh’un o kendine has, serin ama ukala olmayan rüzgarı.
Sonra bir sandalye çekildi.
Karşıma biri oturdu.
“Bu masa boş mu?” dedi.
İşte hayat bazen böyle kaba saba başlar...
Gülümsedim.
“Artık değil...”
Adam sıradan biriydi. Öyle romanlara girecek türden değil. Üzerinde abartısız bir ceket, yüzünde ne acayip bir hikaye ne de büyük bir sır.
Ama gözleri…
Gözleri bir şey biliyordu. İnsan bazen karşısındakinin hayatını değil, yorgunluğunu tanır.
“Gitmek üzeresin,” dedi...
Kahvemi bıraktım. Bu cümle bir tesadüf değildi. Ya çok iyi bir gözlemciydi ya da Edinburgh artık insanları konuşturuyordu.
“Bu kadar belli mi?” dedim...
Bilge bir tavırla “Burada oturan herkes ikiye ayrılır,” dedi...
“Ya gelenler ya gidenler. Sen valizini toplamış gibi duruyorsun ama ruhun hala askıda.”
İtiraf etmeliyim, bu kadar doğru bir teşhis karşısında insanın ya kaçması ya da kalması gerekir. Ben üçüncü yolu seçtim: dinlemek.
“Peki sen hangisisin?” diye sordum.
“Ben mi?” dedi, hafifçe güldü...
“Ben kalamayanlardanım...”
Bu cümle, insanın içine usulca yerleşen türden. Gürültü yapmıyor ama yankısı uzun sürüyor.
Bir süre sustuk...
Edinburgh dışarıda bütün güzelliğiyle utanmazca parlamaya devam ediyordu. Şehir sanki bana “bak, hala fikrini değiştirebilirsin” diye göz kırpıyor. Evrenin bu kadar pasif-agresif olmasını takdir etmeyeceğim...
Sinirimi bozuyor.
“İzlanda’ya gidiyorsun,” dedi adam.
Artık bu iş rahatsız edici bir hal almış masadan kalkma zamanı gelmişti.
“Sen kimsin?” dedim.
“Kimse,” dedi...
“Ama sen kendinle yeterince konuşmuşsun. İnsan bir yere gitmeden önce aynı hikayeyi defalarca düşünür. Sen de düşünmüşsün. Ben sadece yüksek sesle söyledim.”
Ah…
İşte o tanıdık durum. Bir yabancı, iç sesinin tercümanı olur ve sen ona kızamazsın çünkü aslında kendine kızıyorsundur.
“Gitmek istiyorum,” dedim, “ama kalmak da istiyorum. İkisini aynı anda yapamıyorum.”
“Yaparsın,” dedi. “Ama bedelini ödersin.”
“Bedel..?”
“Evet. İnsan iki yerde birden olamaz ama iki yere de ait hissedebilir. Bu da huzursuzluk demek.”
Gülümsedim...
“Zaten uzmanlık alanım...”
Adam kahvesinden bir yudum aldı. Sonra bana öyle bir baktı ki, sanki hayatımın özetini bir cümleye sığdırakmış gibi geldi.
“Sen mutlu olmaktan korkuyorsun,” dedi.
İşte bu...
İnsan kendine itiraf edemediği şeyi başkasından duyunca, ya inkar eder ya da susar.
Ben sustum...
Çünkü doğruydu.
Bu şehirde her şey “tam”dı. Ve insanın başına gelebilecek en tehlikeli şeylerden biri budur: her şeyin tam olması. Çünkü o noktadan sonra kaybetme korkusu başlıyor. Belki de İzlanda’ya gitmek bir kaçış değil, bir sabotajdı...
Kendi kendime attığım zarif bir çelme.
“Peki ya sen?” dedim. “Sen neden kalamadın?”
Adam omuz silkti. “Benim bahanem daha klişe. Aşk...”
İçimden “tabii ki” dedim. İnsanlık tarihinin en overrated motivasyonu...
“Gittim,” dedi.
“Çünkü kalırsam her şeyin sıradanlaşacağından korktum. Sonra öğrendim ki, sıradanlık kötü bir şey değilmiş. Hatta lüksmüş.”
“Geri döndün mü?” diye sordum.
“Hayır,” dedi. “Ama hep dönüyormuş gibi yaşıyorum.”
İşte asıl trajedi buydu...
Fiziksel olarak gitmek kolay. Asıl mesele, zihnin bavulunu boşaltamamak.
Saatime baktım. Zaman ilerliyordu. Hayat, benim dramatik iç hesaplaşmalarımı pek umursamadan akıp gitmişti. Oldukça saygısız bir tavır.
“Ben karar vermek zorundayım,” dedim.
“Hayır,” dedi. “Sadece seçmek zorundasın. Karar vermek kesinlik ister, seçim ise cesaret.”
Bu adamı kim yetiştirdi bilmiyorum ama kendisi ciddi bir iç ses ihracatı yapıyordu.
Dışarı baktım. Güneş hala oradaydı. İnsan bazen doğanın bu istikrarına içerliyor. Sen darmadağınken, gökyüzü görevini öylece kusursuz yapmaya devam ediyor.
“Ya yanlışsa?” dedim.
“Yanlış diye bir şey yok. Sadece sonuçlar var. Ve sen o sonuçlarla yaşamayı öğreniyorsun.”
Bir an düşündüm. Belki de mesele doğru yer değil, doğru versiyonumdu. Edinburgh’da kalan Nil ile İzlanda’ya giden Nil aynı kişi olmayacaktı. Ve ben hangisiyle yaşamak istediğimi seçmek zorundaydım.
“Peki,” dedim. “Sana son bir soru...”
“Dinliyorum.”
“Eğer biri sana o gün ‘kal’ deseydi… kalır mıydın?”
Adam durdu...
İlk kez tereddüt ediyordu.
“Hayır,” dedi. “Ama suçlayacak birini bulmuş olurdum.”
İşte insanın en sevdiği şey: sorumluluğu paylaşmak; ya da birinin üstüne atmak.
Gülümsedim...
Derin bir nefes aldım.
Ve o an anladım ki, benim beklediğim o iki kelime aslında bir davet değil, bir kaçıştı.
“Sakın gitme.”
Ne kadar romantik, ne kadar zayıf.
Benim ihtiyacım olan cümle bu değildi.
Benim ihtiyacım olan cümle şuydu:
“Gidersen de sensin, kalırsan da.”
Hesabı istedim...
Garson şaşırdı.
Muhtemelen üçüncü kahveyi söylememi bekliyordu. İnsanların rutinlerini bozması hep küçük bir hayal kırıklığı yaratır.
Ayağa kalktım. Adam da kalktı.
“Teşekkür ederim,” dedim.
“Ben bir şey yapmadım,” dedi.
“Hayır,” dedim. “Yaptın. Ama en sinir bozucu şekilde: hiçbir şey yapmadan.”
Gülümsedi...
Kapıya doğru yürüdüm. Bu sefer durmadım. Arkama bakmadım. Çünkü bazı vedalar göz teması istemez.
Şimdi sokaktayım..
Bu şehir hala çok güzeldi.
Ama ilk kez, bu güzelliğin kararımı etkilemesine izin vermedim.
Çünkü mesele şehir değildi.
Mesele bendim.
Ve ben, ilk kez, kendimden kaçmadan bir yere gitmeye karar verdim.
İzlanda mı?
Belki.
Edinburgh mu?
Belki.
Ama kesin olan bir şey var:
Bu sefer nereye gidersem gideyim, kendimi geride bırakmayacağım.
Yorumlar
Kalan Karakter: