Yaş aldıkça daha çok özlüyor insan çocukluğunu, gençliğini. Hani o günler gelmeyecek ya bir daha, hissedilemeyecek ya o güzel ve masum duygular asla geri kalan ömürde. Sanki bir daha ayrıldığı limana dönmeyecek olan geminin ardından bakmak gibi hani geçmişi hatırlamak. Ben de bazen işte öylece hatırlarım geçmişteki beni. Ne mutlu ki, benim çocukluğumda gençliğimde hep güzel hatıralar ile dolu. Bence bunun kıymetini bilmeli insan. Geçmişte yaşananlarda acıların, yüz kızartıcı anların olmaması gönül ferahlığı ile tekrar hatıralarda canlanması demek o güzel yaşanmışlıkların.

İstanbul’da, Kasımpaşa’da doğup Merter’de büyüdüm ben. Bugün Avrupa’nın tekstil merkezi konumundaki Merter’de ben büyürken sadece birkaç sitede yaşam vardı. Topkapı’dan Bahçelievler’e giderken Londra Asfaltı üzerinde bulunan küçük bir beldeydi Merter. Hatta o zamanlar adı da Merter Sitesi idi. Hiçbir zaman ilçe olmadı, hep muhtarlık olarak kaldı Merter. Sokaklarında sıra sıra bulunan çitlembik ağaçları ve karaağaçlar özellikle yaz günlerinde hoş gölgelikler içerisinde yürümeye olanak verirdi. Gölgelerinde biz çocuklar öğlen sıcaklarında beştaş, dama gibi oyunlar oynardık. Öyle telefon ekranında vakit geçirmek şöyle dursun, televizyon bile mahallede bir taneydi o da muhtarın evinde. Radyo dinlenirdi akşamları, ajans saati derdi büyükler, haberleri dinlerlerdi yemek masalarında. Yani bizim sosyal medyamız yoktu ama bilyelerimiz vardı, bakkalın önünden topladığımız gazoz kapaklarımız vardı, malazlar marka kibrit kutularından kestiğimiz farklı desenli küçük kartonlar vardı ellerimizde. Onlarla oyunlar oynardık, zekamızı öyle sanal chatleşme ile değil de fiziki müsabakalar ile geliştirirdik.
Çocukluğumla ilgili olarak asla şöylesine söz ederek geçemeyeceğim bir karakteri açmak istiyorum biraz. Merter muhtarından bahsetmeden olmaz. Bizim apartmanda otururdu muhtarımız Mehmet amca. Merter’in ilk muhtarıydı. Hayli kilolu, kocaman gövdeli dev gibi bir muhtardı. Bugün Merter’in göbeğinde bulunan simit evi o yıllarda Merter’in tek kıraathanesiydi. Mavi Köşe Kıraathanesi. Küçük bir iç mekân ve kocaman bir bahçe ile nostaljik bir kahvehaneydi. İşte muhtar Mehmet amca o kahvehanenin bahçesinde oturarak muhtarlık görevini yürütürdü. Kolunda atmacası, omzunda çiftesi ile her sabah evden çıkar ve kahvehaneye giderek atmacasını orada bulunan tüneğine koyardı. Bazen sezonuna göre yerinden kalkar, tüfeğini eline alır ve karaağaçlardan birini gözüne kestirerek fişeği ateşlerdi. Yere düşen çullukları toplaması için de atmacasının gözlerini kapatan gümüş miğferini çıkartarak tüneğinden salardı. Çullukları tek tek toplayıp getiren atmaca kendi tüneğinin yanına bir sürü çulluk yığardı kısa sürede çünkü Mehmet amca aralıklarla ateş ederek çullukları avlardı. Sonbaharda yaşanan bu hadise ile Merter’de birçok aile çulluk etinden faydalanırdı Mehmet amca sayesinde. İstanbul’da böyle bir an düşünebiliyor musunuz? Yaşadık bizler bunu, hem de sevecen bir şekilde, merakla, ilgiyle yaşadık. Çünkü o yıllarda çocuk tecavüzleri yoktu, organ mafyası yoktu. Cinsiyetsizleştirme diye bir oluşum henüz meydana gelmemişti. Bizler o Seksenler dizisindeki mutlu çocuklardık.
Mahallemizde çok büyük bir bahçemiz vardı ve bizlerde kalabalık bir çocuk gurubuyduk. Yaşlarımız birbirine yakın olduğu için çok güzel anılar biriktirme fırsatı bulduk. Üzerinden elli yıldan fazla geçmesine rağmen bugün dahi görüştüğüm arkadaşlarım olması gerçekten büyük bir şans. Bakıyorum da o günlerden bugüne mahallede sadece Mesut kalmış. Hepimiz terk etmişiz mahallemizi. Bahçemizdeki dut ağacını, ayvayı, yeni dünyayı, gülleri bırakıp hayatın akışında yıprandık hepimiz. Geçenlerde karşılaştım Mesut’la. O Mavi Köşe Kıraathanesi’nin yerinde şimdi faaliyet gösteren simitçide. Sohbet ettik biraz. Mahalleyi andık, arkadaşlarımızı, mahallemizin köpeği Linda’yı…
Babamın bir sineması vardı. Pınar Sineması. Merter’de ki ilk sinemaydı. 1974 yılında Bismillah dedi ve perde aldı sinemamız. Dört yıl sürdü güzel macera. Cüneyt Arkın o güzel tarihi filmlerinin galalarını hep babamın sinemasında yaptı. İyi arkadaştılar, güzel dosttular. Babam sinemacıydı, daha doğrusu makinistti. Ancak sinemalardan çok film stüdyolarında çalışmıştı. O yüzden tüm sanatçılarla mesaisi olmuş ve hepsi tarafından çok sevilmişti. Melek gibi bir adamdı babam, herkes çok severdi. Gazanfer Özcan, Pekcan Koşar, Can Gürzap, Saadettin Erbil, Kemal Sunal, Cüneyt Arkın, Türker İnanoğlu en iyi arkadaşlarıydı. Özellikle Gazanfer amca ile bugünün tabiriyle kankaydı. Pekcan amca ve Can amcayla da sürekli masa tenisi oynarlardı ve genelde babam kazanırdı. Yetmişli yılların TRT’si işte. O yıllarda İstanbul TRT binası Bağlarbaşı’ndaydı. Ulus TRT binası falan yoktu ve babam sinemayı birçok sanatçı arkadaşının isteğiyle kapattı çünkü filmler o yıllarda sesli çekilmiyordu. Seslendirme yapılıyordu ve seslendirme çalışmasında ses teknisyeni ile makinistin uyumu çok önemliydi. İşte o Bağlarbaşı TRT binasında yapılan seslendirme çalışmalarında sanatçılar babamı istiyorlardı. Efekt çalışmasını Hikmet amca (Hikmet Eldek) yapıyordu. Kimi zaman seslendirme stüdyosunda küvete giriyor, kimi zaman ıslık çalıyor, kimi zaman stüdyonun zeminine attığı yapraklarda yürüyerek sahne sesini canlandırıyordu. Stüdyo içinde efekt için ayrılmış bölgesinde sokaklardan toplanmış bir sürü obje vardı. Taşlar, yapraklar, ahşap talaşları, bisiklet kornası, kapı zilleri, çevirmeli telefon, gazoz kapakları, boş ve dolu şişeler, sigara, kibrit… Babam bir müddet seslendirmeler için TRT binasına gitti ve bir taraftan da sinema ile ilgilendi ancak bir koltuğa iki karpuz sığmadı. Yetmişli yıllar, anarşi dediğimiz sağ-sol çatışmaları ticaretin müteşebbislere tatmin edici günler göstermesini engelliyordu. O yüzden babam TRT’yi seçti ve sinemamız bir daha açılmamak üzere kapandı. Bugün o sinemanın yerinde büyük bir zincir market Merter halkına hizmet vermekte.

Evet, o yıllarda sağcı-solcu diye iki gruplaşma vardı güzelim yurdumuzda. Komünizm ile Kapitalizm adeta güç savaşına girmişlerdi gençlerimizin körpe beyinlerinde. Mustafa Kemal ilkelerinden uzaklaşılmış, Kemalizm unutulmuştu. Solcular Karl Marx peşinde koşarlarken sağcılar Ziya Gökalp’e sarılmışlardı. Kardeş kardeşi vuruyor, kimse kimseye acımıyordu.
Babam TRT’ye Merter’den giderken önce Bakırköy’den gelen minibüslerle Topkapı’ya geçerdi ve oradan da Kadıköy otobüsüne binerdi. O otobüs Boğaz Köprüsünü geçince polis otobüsü durdururdu ve herkes otobüsten inerdi. Tek tek üst baş araması yapılarak herkes yine otobüse bindirilirdi. Üzerinden siyasi bir kitap, çakı ya da çivili sopa çıkanlar ayrılırlardı ve orada bekleyen askeri kamyona bindirilirlerdi. Bu işlem uzun sürerdi yani yaklaşık yarım saat falan zaman alırdı. İşte babam bu süreyi de göz önünde bulundurarak işe gitme zamanını ayarlardı. Birçok kez onunla birlikte gittiğim için bu durumu bizzat yaşamış biri olarak aktarıyorum.
Niye mi gittim? Aslında o da çok güzel anılarım arasında. O yıllarda sanatçı yetişmesi, hele hele çocuk seslendirme sanatçısı olması neredeyse imkansızdı. Bu sebeple çocuk rollerini genelde kadın sanatçılar seslerini çocuk sesine benzeterek konuşurlardı. Birsen Kaplangı, Altan Karındaş gibi usta kadın tiyatrocuların bu konuda başarılarına gözlerimle şahit oldum. İşte ben de babamın sayesinde o yıllarda çocuk rollerinde seslendirmeler yaptım. Yetmişli yılların siyah-beyaz televizyonunda Taş Devrinde Bam-Bam’ı seslendirdim, Jetgiller’de birçok çocuğa ses verdim. Sadri amcanın (Sadri Alışık) Seyahatname dizisinde seslendirme görevi aldım. Benim gibi başka çocuklar da vardı seslendirme yapan. Oya Küçümen ve Cansu Akbel ile TRT koridorlarında koşup oynadık. Hiç unutmam, o dönemin efsane seslendirme yönetmeni Sacide teyze (Sacide Keskin) bir keresinde beni motive etmek için sanatını üzerimde doruğa çıkarmıştı. O dönemde çizgi film Sinbad’ın en yakın arkadaşı Hasan’ı seslendiriyorum ve bir sahnede Sinbad ile Hasan esir düşmüşler. Elleri duvardaki demirlere zincirlenmiş vaziyette işkence altındalar. E tabi çocuklar için yapılmış bir çizgi filmde işkence dediğimiz şey ne olabilir ki? Tabi ki gardiyanlar tarafında Sinbad ve Hasan gıdıklanarak işkence ediliyorlar. O sahnede benim çok gülmem gerekiyor ama bir türlü olması gerektiği gibi olamıyor yani ben o moda giremiyorum. Defalarca prova ettikten sonra Sacide teyze ses teknisyeni Semih abiye “KAYIT” dedi ve bir anda stüdyonun ışıkları söndü. Rahmetli babam makine dairesinde sahneyi başa aldı, kırmızı ışık yandı ve sahne başladı. Birsen teyze ile Altan teyze sözlerini söylediler ve o anda gülmem gereken sahne geldi. Birdenbire Sacide teyze beni aynı çizgi filmdeki gibi arkamdan sarılarak gıdıklamaya başladı. Ben durumu anlamadım ve başladım Sacide teyzeden kurtulmak için çabalamaya. Hem seslice kahkaha atıyorum çünkü cidden gıdıklanıyorum hem de “bırak beniiii, bıraaaak” diye bağırıyorum çünkü neredeyse gülmekten katılacağım. Sahne bitti, kayıt mükemmel oldu ve Sacide teyze bana sarılıp yanaklarımı öptü. Nevra teyze de (Nevra Serezli) beni kendine çekip kucakladı. Herkes olan bitene gülüyordu.

Ne güzel yıllardı. Saf, temiz insanların Türkiye’si. Güzel ve bakir İstanbul. Merter’in kısacık bir zamanını ve ufacık bir alanını aktarmaya çalıştım sizlere.
Eski Beyoğlu’nu yaşadım ben çocukluğumda, gençliğimde. Liseyi Sultanahmet’te okudum. Belki devam ederim anılarımı yazmaya ama şimdi yazma sebebim başkaydı. Bu ülkenin çok güzel ve yaşanası yıllar ile vatandaşlarını kucakladığını hatırlatmak istedim. Dünya henüz Trump denen gözü dönmüş caniyi tanımıyorken, Elon Musk denilen şeytan henüz tarih sahnesinde yerini almamışken masumca günler geçirdiğimizi anımsayalım istedim. Bizler cebinde dünyayı küçülten elektronik cihazları olmayan ama o kocaman dünyayı yaşamasını bilenlerdik. Özlüyorum.
Yorumlar
Kalan Karakter: