Penceremin hemen dışındaki Kuzey Atlantik, o eski feribot balkonunda üzerime üflediği simsiyah, tehditkar uğultuyu bırakmış; şimdi Seltjarnarnes’teki evimin camlarına usulca, sanki "geçti hayatım, bak buradasın" der gibi vuruyor.
Edinburgh’un konforlu ama beni yutan hafızasını, yanımda getirdiğim birkaç mesleki cihazı ve ruhumun döküntülerini 600 kilometrelik ıssız İzlanda yolunda bıraktım.
Size en son bir feribotun karanlık gövdesinden, iki dalganın arasındaki devasa hiçlikten seslenmiştim ya...
Merak etmeyin, donmadım, kendimi atmadım ama dürüst olayım, tamamen aynı kadın olarak da karaya ayak basmadım.
İzlanda’ya ilk geldiğinizde, haritalarda "dünyanın sonu" gibi duran bu adanın coğrafyasıyla insanı çarpacağını sanıyorsunuz.
Yanardağlar, buzullar, fiyortlar...
Evet, hepsi orada ve hepsi tanrısal bir kibirle dikiliyorlar. Fakat bu ülkenin asıl büyüsü, coğrafyasında değil, insanının yarattığı o muazzam, o gürültüsüz boşlukta saklıymış. Bunu buraya yerleşip, burnumun ucu soğuktan hafifçe kızardığında anladım.
Sahi, Siz Kimlerdendiniz?
Anayurdumuzdaki topraklarda insan ilişkileri bir tür "kimlik beyanıyla" başlar. Bir ortama girersiniz ve görünmez bir el, alnınıza hemen o can alıcı soruları yapıştırır:
"Nerelisin?
Ne iş yapıyorsun?
kimlerdensin?
Hangi okul mezunusun?
Kartvizitinde ne yazıyor?"
Samimiyet biraz ilerledimi "ne kadar maaş alıyorsun"a kadar gider.
Kendinizi ispat etmek, o görünmez hiyerarşik -bu kelimenin üzerine basa basa yazıyorum, rasgele değil bizzat seçtim- merdivende bir basamak kapabilmek için çocukluğunuzdan beri biriktirdiğiniz tüm unvanları, markaları, akrabalık bağlarını masaya saçmak zorunda hissedersiniz. Ruhunuz daha merhaba demeden, cüzdanınız ve diplomanız konuşur.
Burada, Seltjarnarnes’teki küçük mahallemde, evimin bahçesinde sabah kahvemi yudumlarken yoldan geçen bir kadın "günaydın" dedi.
El salladı; "hoş geldiniz" dedi.
Ayaküstü lafladık ve inanın bana sadece isimlerimizle tanıştık. O mahalle ile ilgili bir kaç bilgi verdi; ihtiyacım olursa diye evini işaret ederek gösterdi ve ayrıldık...
Şaşırtıcı değil mi ?
Hepsi bu.
Ne o bana "Yahu kızım, yaşın başın gelmiş, ne işin var dünyanın bir ucunda, ne iş yaparsın?" diye sordu, ne de ben onun emekli maaşını merak ettim; çocukları var mı yok mu sormadım...
-ama vallahi merak ettim; hatta nerden emekli olduğunu bile merak ettim-
İlk başta bu durum beni müthiş bir huzursuzluğa itti, itiraf edeyim. İnsan alıştığı o didiklenme, o sürekli tetikte olma halini özlüyor.
"Kimse beni merak etmiyor mu?" diye gizli bir ego krizine giriyorsunuz.
Sonra fark ediyorsunuz ki, meğer yorulan, hırpalanan, o unvanların altında ezilen ruhumuzmuş.
Günlerdir buradayım ve kimse nereli olduğumu sormadı. Bu durum bana insanı insan yapan şeyin geçmişindeki bir coğrafya ya da cüzdanındaki bir plastik kart değil, tam olarak o an sergilediği karakter olduğunu gösterdi.
Bizim memleketin o "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" kasıntılığına burada sadece tatlı bir tebessümle acınarak bakılır, muhtemelen. İlişkileri kurtaran şey, insanların birbirinin hayatını deşmemesi, o naif saygı sınırıymış.
Hoş, hiç bir zaman Edinburgh'ta da böyle bir durum yaşamadım. Orada doğup büyümüş ama Türk kültürünü de annesinden öğrenmiş biri olarak söyleyebilirim ki; gösteriş budalalığı kadar insanı yoran başka bir şey yok.
Size tavsiyem sade olun sevgili okur sade. Sadelik insanı hem dinlendirir hem rahat ettirir. Övünmek, gösteriş yapmak, birileriyle yarışmak, hırs ve sürekli bencil tavır içinde üstünlük sağlama çabasını yaşamak bilesiniz yaşamak olmaz. Kendinizi sevimsizleştirmeyin; hiç kimsenin gözü size alışmasın; her gördüğünde her merhaba dediğinde sizde yeni şeyler keşfetsin. Bu ancak sadelikle mümkün. Aman Allahım neler söylüyorum; nasihat mi ettim ben...
Protokollerin Arasında Bir Parça İnsanlık
İşte tam da bu sadelik ve "kendini kanıtlama telaşının olmayışı" duygusu içimi ısıtmışken, sosyal medyada NATO zirvesinin görüntüleri döndü durdu önümde.
Bilirsiniz o sahneleri; ağır takım elbiseli adamlar, milyon dolarlık koruma orduları, yapay diplomatik kahkahalar, güç savaşları ve adeta "dünyayı ben yarattım" diyen kibirli yürüyüşler...
Hepsi birer güç abidesi gibi süzülüyordu...
Ve o kalabalığın, o takım elbise okyanusunun ortasında genç bir kadın duruyordu:
Başbakanımız (!) Kristrún Frostadóttir.
Gözüm uzun süre ondan ayrılamadı.
Ne en yüksek sesle o konuşuyordu, ne en iddialı, en pahalı kıyafeti o giymişti.
Üzerinde hiçbir abartı, hiçbir "ben buradayım, beni görün, ben koskoca bir devletin başıyım" kompleksi yoktu.
Sadece duruyordu.
Ama o kadar güçlü, o kadar asil duruyordu ki, o koca kralların, gevşek ağızlı adamların, kara gözlüklü korumaların ezberlenmiş ihtişamı onun duru sadeliğinin yanında adeta rüküş kalıyordu.
Gerçek gücün, bağırmakla ya da koruma ordularıyla değil, kendin olabilme cesaretiyle ilgili olduğunu o genç kadının duruşunda bir kez daha gördüm. Bir ülkenin neden dünyanın en mutlu yeri olduğunu anlamak için ekonomik verilere bakmanıza gerek yok; yöneticisinin komplekssiz, hafif ve özgür yürüyüşüne bakmanız yeterli.
Saray Şaşkınlığı
Bir de o meşhur görüntü var tabii...
Kristrún'un Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na girerken çekilen o kısa videosu.
Arabadan iniyor ve duruyor.
Devasa saray binasına bakıyor...
Kafasını yukarı kaldırıp, sarayın o görkemli yapısında kayboluyor...
Yüzünde, sanki ilk defa lunaparka gitmiş bir çocuğun o saf, o engellenemez şaşkınlığı beliriyor.
Dudakları hafifçe aralanıyor, gözleri parlıyor.
Eminim içinden "Vay canına, gerçekten çok büyükmüş" dediğini kilometrelerce öteden okuyabiliyorsunuz.
Zarif ve çocuksu şaşkınlığını gizleme gereği bile duymuyor.
O görüntüye bakarken kendi kendime gülümsedim.
Çünkü o birkaç saniyelik anın içinde karşımızda bir "makam" değil, bir "insan" vardı.
Bir başbakanın hala şaşırabilmesi ve bunu bir zayıflık olarak görmeyip dünyaya olduğu gibi sunabilmesi ne kadar kıymetli, bir bilseniz...
Başbakanımızla gurur duydum.
Şimdi eğri oturalım dürüst konuşalım; bizim topraklarda bir siyasetçi ya da bir devlet büyüğü böyle bir saraya girerken kafasını kaldırıp şaşkınlıkla baksaydı ne olurdu?
Ertesi gün bütün gazeteler;
"Devlet ciddiyetine yakışmadı",
"Görmemişlik yaptı",
"Protokolü sarstı" diye üç gün üç gece popülist tartışmalar üretirdi.
Siyasetçilerimiz her şeyi biliyormuş gibi yapmaktan, asla şaşırmıyormuş gibi o asık suratlı maskelerini takmaktan robotlaştılar.
Oysa devleti ve insanı büyüten şey, o şaşırma yeteneğidir.
Şaşırmayı kaybeden bir zihin, yeni bir şey öğrenmeyi de, empati kurmayı da kaybeder. Kristrún, o şapşal ve naif şaşkınlığıyla aslında tüm dünyaya bir insanlık dersi verdi.
Dünyanın En Güzel Ülkesi Neresi?
Bana Edinburgh’ta çalışırken de, feribota binerken de hep sordular:
"Nil, sence dünyanın en güzel ülkesi neresi?"
Artık hiç duraksamadan, o buz gibi rüzgarı içime çekerek "İzlanda" diyorum.
Ama bunu sadece büyüleyici şelaleleri, simsiyah kumsalları ya da gökyüzünü yeşile boyayan kuzey ışıkları için söylemiyorum.
İzlanda dünyanın en güzel ülkesi, çünkü burada insan ruhu nefes alabiliyor.
Kendinizi sürekli birilerine, sistemin vahşi çarklarına ispat etmek zorunda kalmadığınız bir yer burası.
Başbakanı bile halkının o dingin, gösterişsiz ve sade karakterinden besleniyor; makamını bağırarak değil, bir ceket gibi omzunda hafifçe taşıyor.
Kimse mükemmel değil burada, elbette siyaset burada da var, ekonomik krizler burayı da vuruyor olabilir; pek ihtimal vermiyorum da...
Ama insanların birbirine çarparken çıkardığı o ses, bizim buralardaki gibi yıkıcı değil; yapıcı ve sakin.
İzlanda bana sihirli, dertsiz tasasız yeni bir hayat vermedi; bunu hiçbir coğrafya yapamaz, biliyorum. Ama bana yepyeni, tertemiz bir bakış zenginliği verdi.
Belki de mutluluk, unvanların arkasına saklanıp dünyayı yönettiğini sanmakta değildir.
Belki de mutluluk, kimsenin size "sen kimsin?" diye sorma gereği duymadığı, ama sizin kendinizi tam da o kimliksizliğin içinde en değerli, en özgür hissettiğiniz yerdedir.
Kafamdaki eski, gürültülü devrelerin tamamı yandı belki ama bu defa o feribotun balkonundaki gibi korkmuyorum.
İçimdeki gereksiz gürültünün sesini ilk kez kıstım.
Ve bu defa, yüzümde hafif bir tebessümle, geri dönmeyi değil; burada kalıp bu naif rüzgarın bana daha neler öğreteceğini merak ediyorum.
İyi ki şaşırabiliyoruz...
İyi ki hala insan kalabiliyoruz...
Siz de öyle yapın; şaşırın ve olabildiğince insan kalın !
Yorumlar
Kalan Karakter: