Yürümek, dışarıdan bakınca ne kadar basit bir eylem gibi görünüyor değil mi ?
Sağ adım, sol adım.
Hepsi bu.
Ama aslında her adımın içinde görünmeyen bir karar var. Nereye basacağını
seçiyorsun. Hangi yöne döneceğini, neyi geride bırakacağını.
Hayat da böyle bir şey.
Bir gün bir yola giriyorsunuz. O yolun sizi nereye götüreceğini bilmeden, ama içten içe bir şeylerin değişeceğine inanarak. Hatta çoğu zaman sadece inanmak istiyorsunuz. Çünkü bazen gerçeklerden çok, ihtiyacımız olan şey umut oluyor.
En tuhaf olanı şu: İnsan en büyük yolculuğuna çıktığında, çoğu zaman en
hazırlıksız olduğu anı yaşıyor.
Plan yapmış olsan bile.
Ne yaşayacağını bilmiyorsun.
Galiba yaşamın içinde bundan kaçmak biraz imkansız gibi.
Bir kapıyı çalıyorsunuz mesela. İçeride sizi bekleyen şeyin tam olarak ne olduğunu bilmiyorsunuz. Ama hislerin sana “doğru yerdesin” diyor. İşte o an; en tehlikeli an.
Çünkü insanın en çok yanıldığı yer, en çok emin olduğu yer oluyor bazen.
(!)
İçeri giriyorsunuz. Bir süre her şey güzel. Hatta o kadar güzel ki, “nihayet”
diyorsunuz. Az kalsın kendinizi alkışlayacaksınız. İnsan aradığını buldu sanıyor.
O uzun arayışların sona erdiğine falan inanıyorsunuz. Artık durabileceğinizi
fısıldıyorsunuz kendinize.
Gerçekten durabilir miyiz ?
Ama zaman geçtikçe, o “nihayet” dediğiniz şeyin içinde küçük çatlaklar oluşmaya başlıyor. Başlarda çatırdamaları duymuyorsunuz; yada duymak istemiyorsunuz; hatta çoğunlukla görmezden geliyorsunuz.
Sonra…
Kabulleniyorsunuz.
En sonunda da içinizden bir şeylerin sessizce kırıldığını hissediyorsunuz. Henüz taze bir filizken beklemediğiniz bir rüzgar geliyor ve o filizi kırıyor.
Boynunu büküyor.
İşte o an, en ağır an.
Çünkü o kapıyı siz seçtiniz.
O yola siz girdiniz.
O kararı siz verdiniz.
Ve insan, kendi seçiminin sonuçlarıyla yüzleşirken kimseyi suçlayamıyor.
En çok da bu yakıyor zaten.
Ama garip bir şey daha var: Buna rağmen, yine yürümeye devam ediyorsunuz.
Belki biraz daha temkinli.
Belki biraz daha yorgun.
Ama yine de yürüyorsunuz.
Çünkü durmak, bazen yanlış yolda kalmaktan daha korkutucu geliyor.
Yeni bir yol açılıyor önünüzde. Bu sefer daha dikkatli bakıyorsunuz. Daha az inanıyorsunuz. Daha çok sorguluyorsunuz. Ama yine de içten içe küçük bir ses var:
“Belki bu sefer…”
İnsan böyle bir varlık işte.
Kırıldıkça öğreniyor ama öğrendikçe vazgeçmiyor.
Bazen şans yüzüne gülüyor gibi oluyor. Tam “işte bu” dediğiniz anda, hayat size küçük bir oyun oynuyor. O anlık heyecan, o kalp çarpıntısı, o hep peşinden koştuğunuz umut.
Hepsi bir anda yükseliyor ve sonra, yavaşça sönüyor.
Sanki hayat diyor ki:
“Bu kadar kolay olmayacak.”
Ve belki de gerçekten olmamalı.
Çünkü bazı yollar, sadece varmak için değil; anlamak için var.
Yanlış seçimler.
Hayal kırıklıkları.
İçimizi parçalayan o sessiz anlar. Hepsi bir şey öğretiyor. Acıtarak, evet. Ama derinleştirerek de.
Bazen insan, en çok tökezlediği yerde kendini buluyor.
Şimdi yeni bir yol var.
Ne getireceği belli değil.
Nerede biteceği bilinmiyor.
Ama yine de bir şekilde “upuzun bir düzlük” gibi hissettiriyor.
Belki gerçekten öyledir.
Belki de sadece öyle hissetmek istiyoruzdur.
Ama zaten insan, çoğu zaman gerçeği değil, hissini takip ederek yaşamıyor mu?
Ve belki de mesele doğru yolu bulmak değil.
Yürümekten vazgeçmemek.
Çünkü bazen en büyük cesaret, bir daha yanılmayı göze alabilmekte saklı.
Yorumlar
Kalan Karakter: