Ezelden gelmeyenin ebedi olamayacağı gerçeğini görmeyenlerin hakimiyet kurduğu günümüz dünyasında adaletten bahsetmek tamamen imkansız hale gelmiş durumda. Adaletin olmadığı yeryüzünde var olmak tüm dayanılmaz hafifliği ile biz insanoğlunun omuzlarını çürütmekte.
Tüm dünya çocuklarına yıllarca yapılan planlı saldırıları global bir şekilde öğrendiğimiz esnada patlak veren saçma bir savaş ile egemen güçlerin şımarık yaşam kaidelerine sıkışıp kaldık. Kurulmuş olan tek taraflı ekonomik düzen ile de bir o yana bir bu yana savrulup durmaktayız.
Dünya ekonomisi ırksal sınırların coğrafi olarak belirlenmesi sonrasında tam bir savaş aracı olarak halk kitlelerinin karşısına çıktı ve çok ciddi yaptırımlarla birçok buhrana sebep oldu. Özellikle sağlık alanında toplumlara dayatılan ilaç lobisi faaliyetleri ve günlük hayatın sekiz saatlik çalışma metazorisi ile bireysel anlamda yasal bir zorbalık insan yaşamının değişmez saçmalığı haline geldi. Yaşamak için sadece nefes almaya ve beslenmeye ihtiyacı olan insan, bir anda görüp göremeyeceğini bilmediği yarınki hayatı için çalışmak denilen bir eylemin kölesi haline geldi. Bunu sağlamak için de adına demokrasi denilen bir sistemin özgür bireyleri olarak insanın yaradılış kodlarında hiçbir tanımı olmayan ve para diye adlandırılan rakamsal ebadın kölesi olmak yasalarla sabitlendi, egemen güçlerin yöneticileri ile de kontrol altında tutuldu.
Arazi parçalarının tapu senetleri ile insanlarca sahiplendirilmesi ve dünya gıda üretiminin yasalarla kontrol altında tutulmaya çalışılması aslında çok büyük bir insanlık suçu olması gerekirken, özellikle emperyalistlerin kontrol çabaları ile çok doğalmış gibi toplumlara empoze edildi. Bu sistem para kullanımını desteklerken bir taraftan da toplumsal sınıf farklarının oluşmasına sebep verdi. Üretmek bireysel ihtiyacın dışına taşındı ve toplumsal ihtiyaç boyutunu da aşarak uluslararası ölçeklere ulaştı. İhtiyaç dışı üretim arz talep dengesi denilen iktisadi unsurların temelini teşkil etti ve insan yaşamsal anlamda ki huzurunun sona ermesi için gereken ekonomik düzeni egemen güçlerin kuklası olarak kendisi inşa etti.
Bugün geldiğimiz noktada artık toplumlar yeraltı kaynakları için birbirleri ile savaş eder hale gelmiş durumdalar. Petrol, doğalgaz, altın, silikon gibi doğal mevcutların bulundukları coğrafya dışına çıkartılması çalışmaları birçok savaşın meydana gelmesine neden oldu.
Kurucu liderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK kurgulanmak istenen bu yeni dünya düzenini görerek halkına her fırsata nasihatlerde bulundu. İzmir İktisat Kongresi ile Türkiye’nin egemen güçlerce kontrol edilemez bir ekonomik yapıya ulaşması için çalışmalar yaptı. Kurduğu devlet teşekkülleri ile ağır sanayi, silah sanayi alanlarında tam bağımsız yapılanmayı başlattı. Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını ödeyerek ülkenin kendi özgür ekonomisine ulaşmasını sağladı.
Bugün geldiğimiz noktada ne yazık ki ATATÜRK’ün açtığı yolda ilerleyememenin ağır cezalarını toplum olarak ödüyoruz. Hiç kimse NUTUK’u okumadığı için ATATÜRK’ü anlayamayan bir toplum haline geldik. Gençlerimiz Kore dizilerini çok iyi bilmekteler ama Ziya Gökalp, Necip Fazıl, Ahmet Yesevi, Nizamülmülk, Nihal Atsız gibi değerlerimizden ne yazık ki bihaberler. Bizler yetmişli-seksenli yıllarda televizyon yayını açılış ve kapanış saatlerinde ev içinde dahi İstiklal Marşı’nı duyduğumuzda hazırolda duran nesillerdik. Ne yazık ki futbol maçlarının seremonisinde okunan İstiklal Marşımız ile bu kültürel davranışımız tarihe karıştı. Evde, meyhanede, kıraathanede marşımız okunduğunda herkes rakısını, çayını yudumlar hale geldi. Tüm dünya halklarının saygı gösterdiği milli marşımıza karşı bizler tüm hassasiyetimizi yitirdik.
Gençlerimize İstiklal Marşımızı anlatmalıyız, Atatürk’ü anlamalarını sağlamalıyız, ay yıldızlı al bayrağımızı sevdirmeliyiz. Ergenekon’u, Bozkurt’u, Dede Korkut’u öğretmeliyiz. Ülke olarak gelecek nesillere yapacağımız yegane iyilik bu öğreti olacaktır. Ne Mutlu TÜRK’üm diyene.
Yorumlar
Kalan Karakter: