Yetmişli yıllarda stokçular vardı. Yağ, tüp, şeker stoklarlar sonra da el altından satarlardı. Hem de fiyatının kat be kat fazlasına elden çıkarırlardı. Hak yiyerek zengin olurlar, vatandaşa kibirle yaklaşırlardı.
Seksenlerde bu kez sahneye önce bankerler çıktı. Yüzde yüz kazanç vaadi ile çarptılar vatandaşı. Yastık altındaki parayı hortumladılar ve dolandırıcılıktan bir kaç yıl yatıp çıktılar. En uzun yatan Cevher Özden (Banker Kastelli) ve Yalçın Doğan (Banker Yalçın) oldu. Onlarda birkaç yıl sonra aramızdaydılar. Sonra, yine seksenlerde bu kez de hayali ihracat sahne aldı ülkemizde. Kocaman kocaman sanayicilerimiz ihracat yaptık diyerek yurt dışına boş kolileri yolluyorlar ve gerçekmiş gibi fatura kesiyorlardı yine kendilerine ait yurt dışındaki firmalarına. Sonra da ihracat yaptık diyerek devleti soyuyorlardı vergi iadesi adı altında. Olan hep vatandaşa oluyordu. Birileri her zaman kazanmaktaydı ama vatandaş hep kaybeden taraftı.
Doksanlı yıllar ise eski siyasi kadroların yeni beceriksizlikleri ile geçti. 1994 yılında alınan 5 Nisan kararları ile yarım günde yüzde iki yüz küçüldük çünkü on bir liradan günü açan dolar öğle saatlerinde kırk dört lirayı görüp otuz üç liradan günü kapatmıştı.
Artık orta direk vatandaş sınıfı tarihe gömüştü. Zengin ve fakir olmak üzere vatandaşlar ikiye bölünmüşlerdi ve seçimler seçimleri kovalıyordu. O hükümet, bu hükümet derken REFAH-YOL hükümeti gelip göreve başlamıştı ki 28 Şubat olayları patlak verdi. 1984’te Eruh, 1993’te Madımak Oteli derken geleceği terör ile ipotek altına alınan ülkemiz yeni yüz yıla karanlıkta girmek zorunda kalmıştı.
İki binlerin başında ise ülkemizi bu güne kadar yönetecek olan Ak Parti seçimleri kazanarak iktidara gelmişti. Mevcut Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer seçimi kaybeden Başbakan Ecevit’e anayasa kitabını fırlatarak tarihe geçmişti ancak o kitap Özal döneminden başlayarak günümüze kadar onlarca kez yok sayılmıştı.
Bu dönemde kamu çalışanlarının çehresi değişti. Büyük bir kadrolaşma başladı. ATM memuru denilen bir söylem ile tanıştık ülkece. Ben dahil tüm halk hep söylenenleri dinliyor, olanları izliyorduk. Çevremizde bir çok vasıfsız denilebilecek, eğitim almamış kişiler kısa süre içerisinde lüks evlere taşınıp kapılarına ikişer araba çekmeye başlamışlardı. İzliyorduk öylece. Sonra bir de baktık ki İstanbul’da Boğaz Köprüsü’ne darbe yapılmakta. Bir de baktık ki FETÖ denilen bir terör örgütü ile etrafımız sarılmış. İş yaptığımız kişiler, komşularımız hatta akrabalarımız bile bu teröristlerin içindeymişler.
Tüm bunlar olurken vatandaş yine ezilmiş ve bu durumu engelleyecek muhalefet partileri yine çıkar kavgasına düşmüşlerdi. Ülkeyi düşünmek değil di kimsenin aklında ki, herkes ülke kaynaklarını nasıl sömürebileceğinin hesabını yapmaktaydı.
Atatürk’ün kurduğu parti olarak kendisini lanse eden CHP ne durumda görüyorsunuz. Bırakın muhalefet olmayı, iktidarı sıkıştıracak hamleler yapmayı, daha kendi içlerinde bile güç dengesini sağlamaktan acizler. Birbirlerini şikayet ederek dava açıyorlar ve dava sonucundan iktidara pay çıkartarak komik duruma düşüyorlar. Eski genel başkanlarını istemiyorlar ama o genel başkanın peşinde koşarak son Cumhurbaşkanı adaylarını seçim döneminde rezil edebiliyorlar.
Ülkemizin en büyük sorunu ülkemiz nüfusunu oluşturan vatandaşlar. Eğitimden uzak, cep telefonuna yakın, gooogla tapar bir yaşam tarzı bize tüm bunları yaşatıyor. Artık vatandaş olmanın zamanı geldi de geçiyor bile.
Yorumlar
Kalan Karakter: