37, bir kadın için ne tam yolun yarısı ne de yolun başı. Burası sisin dağıldığı,
manzaranın netleştiği, o meşhur "hakikat durağı."
Hayatım hiçbir zaman gümüş tepside, üzerinde fiyonklarla sunulmadı bana. Rüzgarın
hep karşıdan estiği, ayakkabılarımın içine tozun toprağın dolduğu patikalarda
yürüdüm.
Düştüm, dizlerimi değil ama kalbimi çok kanattım, her seferinde o tozu silkeleyip
ayağa kalkacak bir inadı, bir "rağmen" cümlesini buldum içimde. Bugün ya da dün
geriye baktığımda, o zorlukların beni aşındırmadığını, aksine şeffaf bir elmas gibi
incelttiğini görüp şaşırıyorum.
Ruhum bir mermer blok değil artık; o, işlendikçe verimli hale gelen, acıdan bile çiçek
açtırmayı öğrenen kızıla çalan bir toprak.
İçimdeki Mahkeme ve Lunapark
Kendimle konuşuyor muyum?
Bu soruya gülümsemeden edemiyorum. Konuşmak ne kelime, ben kendimle her
sabah İsrail – ABD - İran barışını imzalayıp, akşamına ufak çaplı iç savaşlar
çıkarıyorum.
Ama artık bu savaşlar yıkıcı değil, öğretici. 37 yaşın getirdiği en büyük lüks, kendime
sorduğum soruların renginin değişmesi. Eskiden bir aksilik olduğunda ellerimi iki yana
açıp "Neden ben?" diye sitem ederdim.
Şimdi mi ?
Kahvemi yudumlarken gayet sakin bir sesle "Peki, şimdi ne yapacağız?" diyorum.
Çözüm odaklı bir kadına dönüşmek, 30’ların kadına verdiği en büyük hayatta kalma
nişanıymış bunu öğrendim.
Ağlıyor muyum?
Evet, hem de nasıl. Kim ağlamıyor ki; ama artık o "kimse görmesin" diye banyoya
kapanıp hıçkırıklara boğulan, dünyası başına yıkılmış genç kız değilim. Artık bir film sahnesinde, bir kitabın altı çizili cümlesinde ya da sabahın köründe gökyüzünün o
tarifsiz mavisini yakaladığımda sessizce süzülüyor yaşlar.
Bu ağlamak bir çaresizlik ilanı değil, bir arınma seansı. Yaşadığımı, hala
hissedebildiğimi, nasır tutmadığımı kendime kanıtlama biçimim. Gözyaşım artık
benim zayıflığım değil, merhametimin bir görsel şöleni.
Neyi Beğeniyorum, Ne Beni Çileden Çıkarıyor?
37 yaş kadını olarak artık "mükemmelin" vitriniyle ilgilenmiyorum. Ben samimiyeti
beğeniyorum; hani o üzerine eklenmiş hiçbir yapay tatlandırıcı olmayan saf
gerçekliği.
Bir insanın hatasını kabul edişindeki o çıplak dürüstlüğü, bir dostun "seni anlıyorum"
diyen sessiz bakışını, uzun uzun kurulan ve sonunda siyasetten aşka her şeyin
masaya yatırıldığı o sahici sofraları...
Pahalı hediyelerden, lüksten ziyade; birinin benim için ayırdığı, içine "seni düşündüm"
notu iliştirilmiş o ince zekanın ürünü "zamanı" seviyorum. Zaman, şu hayattaki tek
gerçek sermayemiz ve onu kime harcadığımız, kimi gerçekten sevdiğimizin tek kanıtı.
37’mde beni en çok ne mi kızdırıyor?
Hayatın süzgecinden geçmiş, yalanın her türlü tonunu görmüş bir kadın, bir
sahtekarlığı daha söylenmeden kokusundan anlar. Kimsenin "mış gibi" yapmasına
artık tahammülüm yok.
Seviyormuş gibi, önemsiyormuş gibi, biliyormuş gibi...
Lütfen, ya olduğunuz gibi görünün ya da benim görüş alanımdan çıkın. Bir de
adaletsizlik; dünyanın neresinde olursa olsun bir canlının hakkının yenmesi, o sessiz
çığlıklar...
İşte o zaman içimdeki o sönmeyen, o kavgacı kadın harlanıyor. Susturulmuş her
hikaye benim kişisel meselem haline geliyor.
Dünyada Bir Misafirlik Hali
Dünyaya artık bir "sahip olma" hırsıyla değil, bir "misafirlik" nezaketiyle sarılıyorum.
Eskiden her şeyi kontrol etmeye çalışır, her kaosu düzene sokmaya uğraşırdım.
Şimdi ise akışın, o muazzam nehrin bir bildiği olduğuna inanıyorum.
Hayat beklentilerim artık devasa ve gürültülü değil; ama çok derin ve sessiz. Bir sahil
kasabasında, rüzgarın kokusunu içime çekerek uyanmak, ruhumu kirletmeden bu
dünyadan geçip gitmek.
Kim istemez ki; değil mi...
Örneğin 37 yaş kadını olarak merhametin tamamen lügatlerden silindiği, insanların
birbirine sadece birer "veri" veya "çıkar" olarak baktığı bir dünya görmek beni
kahrediyor.
Doğanın son nefesini verdiği, çocukların gülüşünün solduğu bir gelecek senaryosu
uykularımı kaçırıyor. Beni ne mi mutlu eder? Kendi ayaklarımın üzerinde, kimseye
minnet etmeden, tırnaklarımla kazıyarak kurduğum bu krallığın meyvelerini toplamak.
Belki bir gün, tüm bu yorgunlukları unutturacak o büyük "değdi" hissini iliklerime
kadar yaşamak.
Kendi hikayemin kahramanı olduğumu bilerek yaşlanmak.
En Mutlu Saatler ve O "Bekar" Etiketi
Benim için dünyanın en mutlu saati, sabahın o kimselerin henüz uyanmadığı, şehrin
gürültüsünün başlamadığı, güneşin dünyayı nazlı nazlı selamladığı 06:00 saatleri.
Herkes uyurken, sadece benim, kahvemin ve dumanı tüten düşüncelerimin olduğu o
kutsal sessizlik...
Bir de akşamüzeri, güneş batarken gökyüzünün büründüğü o turuncu-mor arası
melankolik renk. O anlarda kendimi dünyanın en zengin insanı gibi hissediyorum.
Çünkü o huzur, hiçbir banka hesabıyla takas edilemez.
37 yaşındaki bekar bir kadın olarak toplumun o bayatlamış "Ne zaman
evleneceksin?" ya da "Yalnızlık zor değil mi?" fısıltılarına artık sadece içten bir
kahkahayla cevap veriyorum. Çünkü ben yalnız değilim, ben kendimleyim. Ve
kendimle olan bu randevum, bugüne kadar yaşadığım en dürüst, en sarsıcı ve en
kaliteli ilişki.
Birine tutunmadan da ayakta kalınabileceğini, bir başkasının onayı olmadan da "tam"
olunabileceğini keşfetmek, bu yaşın bana verdiği en büyük özgürlük sertifikası.
Neticede 37 yaş, bir kadının hem en çelikten zırhını giydiği hem de en ipekten
şeffaflığına büründüğü yaştır. Kırılmaktan korkmazsınız, çünkü kaç yerinizden
çatladığınızı ve o çatlakları hangi dualarla, hangi şarkılarla onardığınızı artık çok iyi
biliyorsunuzdur.
Hayatın tadı hala damağımda, fırtınalara rağmen yelkenlerim hala açık ve rüzgar ne
taraftan eserse essin, ben artık o dümene nasıl hükmedeceğimi biliyorum.
Otuz yedi...
Hoş geldin.
Seni yaşamayı, seni hissetmeyi ve seninle yaşlanmayı çok sevdim.
Bu yazı, hayatın ortasında durup geriye değil ileriye, ama en çok da kendi içine
bakan tüm kadınlara bir selamdır.
Zorluklar geçicidir, ancak ruhun zarafeti kalıcıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: