Deniz Göktaş hakkında başlatılan hukuki süreç, sadece bir komedyeni değil Türkiye’nin mizahla kurduğu ilişkiyi de ne yazık ki yeniden gündeme getirdi. Aslında mesele yeni değil. Uzun zamandır mizahın alanı daralıyor; espriler ise neredeyse açıklamayla birlikte yapılmak zorunda kalıyor.
Oysa bu toprakların güçlü bir mizah geleneği var. Nasreddin Hoca’dan Karagöz ile Hacivat’a, Aziz Nesin’den Levent Kırca’ya, Leman ve Penguen kuşağından bugünün stand-up sahnelerine kadar mizah; güldürürken düşündüren, rahatsız ederken sorgulatan bir alan oldu. Çünkü iyi mizahın görevi biraz da konforu bozmak, ezberleri sarsmaktır.
Bugün ise her şakanın altına görünmez bir not düşmek gerekiyor: “Bu bir espridir.” Oysa ofansif mizahın doğası zaten budur. Hassas konulara dokunur, abartır, çarpıtır ve ironi kurar. Komedyen sahnede bir karakter yaratır; söylediği her cümle kişisel manifestosu değildir. Bunu hâlâ uzun uzun anlatmak zorunda kalıyor olmamız bile düşündürücü.
Elbette kimse bir espriye gülmek zorunda değil. İnsanlar rahatsız olabilir, eleştirebilir, gösteriyi izlememeyi tercih edebilir. Bunların hepsi ifade özgürlüğünün bir parçasıdır. Ancak mizahın giderek daha sık hukuki süreçlerin konusu hâline gelmesi, yalnızca komedyenleri değil, toplumun kendine gülebilme cesaretini de yavaş yavaş yok ediyor.
Son yıllarda sanatçılar, gazeteciler, akademisyenler ve karikatüristler de ürettikleri söz nedeniyle benzer tartışmaların içinde kaldı. Bunun doğal sonucu ise: otosansür. İnsanlar önce ne söyleyeceğini değil, başına ne gelebileceğini düşünmeye başlıyor. Böyle bir ortamda yaratıcı, cesur ve özgür üretim beklemek de pek gerçekçi olmuyor.
Belki de en düşündürücü olan, hâlâ mizahın ne olduğunu açıklamaya çalışıyor olmamız. Şakanın bir haber metni olmadığını, ironinin çoğu zaman söylediğinin tersini anlattığını, sahnenin bir performans alanı olduğunu yeniden yeniden anlatıyoruz. Günün sonunda esprinin kendisinden çok, kullanım kılavuzunu konuşuyoruz.
Bugün gündemde Deniz Göktaş var. Yarın belki başka bir komedyen, başka bir sanatçı ya da başka bir yazar olacak. Bu da artık kanıksadığımız bir durum. İsimler değişecek ama asıl mesele aynı kalacak.
İfade özgürlüğü, yalnızca alkışladığımız sözleri koruduğunda değil; bizi rahatsız eden sözler için de geçerli olduğunda gerçek anlamına kavuşur.
(Bugün hala bunu bile anlatıyor, tartışıyor olmak…)
Yorumlar
Kalan Karakter: