Bugün biraz yürüdüm; hem de o köşe senin bu köşe benim. Haydi gel seninle birlikte yürüyelim.
Kuzey rüzgarı Girne Kapısı’ndan içeri girerken taş duvarların kokusunu getiriyor. Bu ada, ilk adımda insanı sersemleten o tanıdık Akdeniz sıcaklığıyla karşılar sizi ama bu sıcaklık bildiğiniz yaz sıcağına benzemez.
İçinde nemle karışık bir tarih, kederle harmanlanmış bir neşe barındırıyor. Kıbrıs’ı anlamak için sadece haritaya bakmak yetmez. Onun sokaklarında kaybolmak, o sokakların dilini öğrenmek neredeyse zorunluluktur.
Lefkoşa’nın ara sokaklarında yürüyorum. Arabahmet Mahallesi’nde zaman adeta vites küçültmüş gibi. Kerpiç evlerin cumbalarından sarkan sardunyalar, pencerelerin ardındaki derin gölgelerle konuşuyor.
Burada her şey sakin.
Kimse acele etmiyor.
Bu yazıyı okuduğunuz yerlerde nasıl bilemem ama zaman buralarda hoyratça harcanacak bir şey değil; tam tersi, sindire sindire yaşanacak bir lüks.
Bir kapı önünde duruyorum.
Yaşlı bir teyze, bükülmüş beliyle kapısının önünü süpürürken kendiyle konuşuyor.
Göz göze geliyoruz.
Yüzündeki çizgiler, adanın acılarla yoğrulmuş coğrafyası gibi.
Derin, yaşanmış ve mağrur.
"Buyur bir kahve iç" demiyor belki ama bakışındaki o davetkar esnaflık, o sıcaklık Akdeniz’in tam da kendisi. İşte bu ada, en çok da bu insanların gözlerinde saklıyor kendini.
Surların Ardındaki Bölünmüş Hikaye
Lidra Caddesi’ne doğru ilerliyorum.
Dünyanın son bölünmüş başkentindeyim.
Bu cümle kulağa çok dramatik geliyor, değil mi?
Gerçekten de öyle.
Bir sokağın ortasında aniden biten barikatlar, pasaport kontrol noktaları ve karşı taraftan çok da yabancı gelmeyen farklı dillerin sesi. Şehrin tam ortasından geçen o çizgi, sadece toprağı değil, hafızayı da ikiye bölmüş…
Siperlerin arkasında kalan evlerin pencereleri boş gözlerle bakıyor gökyüzüne. Duvarlardaki kurşun izleri, begonvillerle örtülmeye çalışılmış.
Doğa, insanın açtığı yaraları kapatmakta her zaman mahir olmayı bilmiştir. Sarmaşıklar eski binaları öyle bir sarmış ki, sanki onları ayakta tutan şey çimento değil, bu yeşil kollar.
Bir kafeye oturup Kıbrıs kahvesi sipariş ediyorum.
Yanında gelen buzlu suyla ilk yudumumu alıyorum.
Kahvenin köpüğü kadar yoğun bir sessizlik çöküyor üzerime.
Karşı masada genç bir çift, telefondan bir şeyler gösterip gülüşüyor.
Hayat, tüm o sınır çizgilerine, barikatlara ve geçmişin gölgelerine rağmen kendi yolunu buluyor ve bizim gülümseyebilmemizi sağlıyor.
Akıp gidiyor.
Denizden Gelen Kadim Fısıltı
Ertesi gün rotayı kuzeye, Girne’ye çeviriyorum.
Beşparmak Dağları’nın gölgesinde ilerlerken dağın zirvesindeki o siluet insana sürekli bir şeyleri hatırlatıyor. Girne Yat Limanı, adanın en şık ama aynı zamanda en hüzünlü yeri olabilir.
At nalı şeklindeki limanın etrafını saran eski Venedik evleri, şimdi birer restoran ve kafe olsa da geçmişin izlerini size kendini gösteriyor.
Deniz kokusu burada daha keskin.
İyot ve eski ahşap kokusu birbirine karışıyor.
Limanın ucundaki kaleye doğru yürürken rüzgar saçlarımı yüzüme çarpıyor.
Bu liman kimleri ağırlamadı ki?
Lüzinyanlar…
Venedikliler..
Osmanlılar..
İngilizler...
Herkes bir parçasını bırakmış bu toprağa ama ada, hiçbirine tamamen ait olmamış. Kendi ruhunu hep saklamış.
Akşamüstü güneş batarken deniz çarşaf gibi düzleşiyor.
Gökyüzü önce turuncuya, sonra morun en asil tonuna bürünüyor. Limandaki balıkçı tekneleri hafiften salınarak dans ediyor. Bir amca, ağlarını temizliyor sabırla. Parmakları o kadar hızlı hareket ediyor ki, sanki denizle arasında gizli bir dil var.
Gerçekten olabilir mi ?
Onun bu sakinliği, adanın temposunun özeti aslında.
Aceleye gerek yok, deniz her zaman orada, balık her zaman gelecek.
Hayaletlerin Gölgesinde: Kapalı Maraş
Ve Maraş...
Adanın belki de en yaralı, en güncel gönül sızısı.
Yıllarca kilit altında kalan, hayalet şehir olarak anılan o kıyı şeridi artık kısmen ziyarete açık. Orada yürümek, bir bilim kurgu filminin setinde yürümek gibi ama çok daha gerçek, çok daha acıtıcı ve çok daha heyecan verici.
Lüks otellerin yıkık dökük iskeletleri, terk edilmiş kuaför salonları, vitrininde 1974 yılından kalma mankenlerin durduğu mağazalar...
Zaman burada donmuş.
Ama işin en çarpıcı yanı ne biliyor musunuz?
O binaların hemen önündeki deniz.
Dünyanın en güzel, en berrak turkuazı orada duruyor.
Doğanın kusursuzluğu ile biz insanoğlunun bıraktığı enkaz yan yana.
Denizin dalgaları kumları döverken geçmişin şaşaalı günlerinin seslerini duyar gibi oluyorsunuz. Maraş, Kıbrıs’ın hem en büyük trajedisi hem en büyük aynası. Bize gücün, paranın ve ihtişamın ne kadar geçici olduğunu sessizce fısıldayan koskoca bir anıt aslında.
Yasemin Kokulu Akşamlar
Günün sonunda, adanın neresinde olursanız olun, hava karardığında sokakları bir koku kaplar:
Yasemin…
Kıbrıs gecelerinin imzasıdır yasemin kokusu.
Evlerin bahçelerinden taşar, sokak lambalarının soluk ışığında canlanır.
İnsanlar kapı önlerine sandalyelerini atar, serinleyen havanın tadını çıkarır.
Bu adada kadınlar güçlüdür.
Sesleri çok çıkmaz belki ama evlerin, sokakların, kültürün gerçek koruyucuları onlardır.
O yasemin ağaçlarını sulayan eller, mutfakta molehiya (*) pişiren, şeftali kebabının harcını karan, bayramlarda çörek kokusuyla evi dolduran hep onlardır.
Çok iddialı demezseniz bir kadın olarak “Kıbrıs’ın o naif ama bükülmez ruhu, aslında bu kadınların duruşunda gizlidir” diyeceğim.
Kıbrıs, kendisini hemen teslim etmeyen bir sevgili gibi.
Onu sadece otellerinde kumar oynayarak ya da plajlarında güneşlenerek tüketemezsiniz.
Onunla konuşmanız, onu dinlemeniz gerekir.
Çünkü Kıbrıs, anlatacak çok şeyi olan ama sadece dinlemeyi bilenlere konuşan mağrur bir Akdeniz kadınıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: