“Ayıp, sus, aman sen kendine dikkat et…” cümleleriyle büyüyen bir neslin hikayesi aslında bu ülkenin en sessiz biyografilerinden biri. Çocukluğumuzun en sık duyduğumuz uyarıları bunlardı. Koşarken düşmemek için değil sadece; fazla gülmemek, yüksek sesle konuşmamak, soru sormamak, itiraz etmemek için de tembihlenirdik. Ve fark etmeden, susmanın erdem sayıldığı bir iklimde yetiştik.
Bugün erişkin olduk. İşimiz var, ailemiz var, sorumluluklarımız var. Ama içimizde hala o küçük çocuk yaşıyor: Yanlış bir şey söylersem ayıp olur mu? Tepki gösterirsem dışlanır mıyım? Hakkımı ararsam başıma iş açılır mı? Bize öğretilen dikkatli olmak, çoğu zaman görünmez olmak anlamına geldi. Gürültü çıkarmayan, düzeni bozmayan, uyumlu bireyler olmamız istendi. Oysa bir toplumun ilerlemesi biraz da o “rahatsız edici” sorulara bağlıdır.
“Ayıp” kavramı, toplumsal hayatın harcıdır derler. Gerçekten de başkalarını incitmemek, saygılı olmak önemlidir. Ancak ayıp, zamanla bir susturma mekanizmasına dönüştüğünde, bireyin sesini kısar. Özellikle çocuklar için… Merak eden, sorgulayan, “neden?” diye üsteleyen çocuklar çoğu zaman terbiyesiz olmakla suçlandı. Oysa bugün yaratıcılık, eleştirel düşünme ve özgüven diye övdüğümüz beceriler, tam da o susturulan anlarda filizlenebilirdi.
Erişkin dünyasında bunun bedelini ödüyoruz. Toplantılarda fikrini söylemekten çekinen çalışanlar, haksızlığa uğradığında susmayı seçen bireyler, duygularını ifade etmekte zorlanan insanlar… Hepimizin dilinin ucunda cümleler var ama dudaklarımız mühürlü. Çünkü iç sesimiz hala fısıldıyor: “Aman dikkat et.”
Bu kültürel miras sadece bireysel değil, toplumsal sonuçlar da doğuruyor. Konuşulmayan sorunlar büyüyor, halının altına süpürülen meseleler kronikleşiyor. Oysa sağlıklı bir toplum, konuşabilen insanların toplumudur. Eleştiri, kavga etmek değildir; aksine birlikte daha iyiyi arama çabasıdır. Çocuklara öğretilmesi gereken belki de susmak değil, nasıl konuşacaklarıdır: Saygıyla, empatiyle ama cesaretle.
Yeni nesil ebeveynlerde bu değişimin izlerini görmek umut verici. Çocuklarına söz hakkı tanıyan, duygularını ifade etmelerini teşvik eden aileler artıyor. Çünkü anlaşıldı ki bastırılan her söz, ileride başka bir yerden, çoğu zaman daha sert bir şekilde çıkıyor. Sağlıklı iletişim, küçük yaşta kurulan güvenli alanlarda öğreniliyor.
Belki de artık kendimize şu izni vermeliyiz: Ayıp korkusunu bir kenara bırakıp, düşüncelerimizi olgunlukla ifade edebilme izni. Susmanın her zaman erdem olmadığını kabul etme cesareti. Çünkü sesini bulamayan bireylerden oluşan bir toplum, kendi sorunlarını da duyamaz.
Erişkin olduk, evet. Ama hala öğrenebiliriz. Çocukken bize öğretilen suskunluğu, bilinçli bir konuşmaya dönüştürmek mümkün. Ve belki de gerçek dikkat, kendimizi sürekli kısmakta değil; doğru yerde, doğru şekilde ses çıkarabilmektedir.
İyi haftalar.
Yorumlar
Kalan Karakter: