Bu şehir yine ikiye bölündü bu hafta.
Bir taraf geçmişte yaşıyor, diğer taraf bugünü atlatmaya çalışıyor.
18 Mart yaklaşınca sokaklar bayrakla doldu, kürsüler kuruldu, konuşmalar yapıldı. Her yıl olduğu gibi yine “ruh”, “destan”, “emanet” kelimeleri havada uçuştu. Kimse itiraz etmez; bu toprakların hikayesi büyük. Ama mesele şu: Biz o hikayeyi anarken, bugünü kim yazıyor?
Çünkü aynı günlerde, başka bir gerçek daha vardı.
Bir yanda anma programları…
Diğer yanda geçim derdi.
Bir yanda “geçmişe sahip çıkıyoruz” cümleleri…
Diğer yanda tarlada maliyet hesabı yapan çiftçi.
Bir yanda “birlik ve beraberlik” vurgusu…
Diğer yanda yürüyüşler, kalabalıklar, ama içi giderek boşalan bir “ruh”.
Fener alayı yapıldı mesela.
Kalabalık vardı, ışık vardı, görüntü güzeldi.
Ama ertesi gün yerde kalan meşaleler de vardı.
İşte mesele tam da burada başlıyor.
O meşaleler sadece yere düşmedi; anlam da biraz orada kaldı.
Çünkü “ruh” dediğimiz şey, sadece yürümekle değil, arkasını toplamakla da ilgilidir.
Sahip çıkmak, sadece anmakla değil, iz bırakmamaktır bazen.
Ama biz artık iz bırakmamayı değil, iz bırakıp gitmeyi normalleştiriyoruz.
Bu da başka bir alışkanlık:
Görüntüye yatırım, içeriğe ihmal.
Öte yandan şehirde başka bir “düzenleme” daha konuşuluyor.
Ezine Belediyesi bayram öncesi pazardaki sebze ve meyve fiyat etiketlerine müdahale etti.
İlk bakışta düzenli, temiz, modern.
Ama derinlemesine bakınca şu soru kaçınılmaz:
Etiketin standardı var da, fiyatın bir standardı var mı?
Yani yazının biçimi düzelince, içindeki rakam küçülmüyor. Fiyat arttıran pazarcı ya da market çalışanı değil.
Vatandaşın cebine de karlı bir etkisi yok.
Çiftçinin maliyeti aynı.
Üretimin yükü aynı.
Alım gücü zaten ortada.
Ama biz sorunun kendisini değil, tabelasını düzeltiyoruz.
Düzen var…
Ama refah yok.
Ve bu durum artık sadece ekonomik değil, zihinsel bir meseleye dönüşüyor.
Çünkü şehir yavaş yavaş şuna alışıyor:
Görünenle yetinmeye.
Güzel bir tören yeter.
Düzgün bir etiket yeter.
Kalabalık bir yürüyüş yeter.
Yetmiyor.
Çünkü bir şehir, sadece düzgün görünerek değil, düzgün yaşayarak ayakta kalır.
Asayiş haberleri artık kimseyi şaşırtmıyor.
“Yine olmuş” deyip geçiliyor.
İşte en tehlikelisi bu:
Alışmak.
Gerginliğe alışmak.
Yoksulluğa alışmak.
Boşalmış kavramlara alışmak.
Çünkü bir şehir en çok, sustuğunda yorulur.
Bu hafta bize şunu hatırlattı:
Geçmiş ne kadar büyük olursa olsun, bugünü taşıyamıyorsa sadece bir hatıradır.
Ve hatıralarla karın doymuyor.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı:
Biz gerçekten yaşıyor muyuz,
yoksa sadece anıyor muyuz?
İyi haftalar.
Yorumlar
Kalan Karakter: