Ramazan bir zamanlar bu toprakların en canlı mevsimiydi. Sadece oruç tutulan bir ay değil; sokakların ışıklandığı, kahvehanelerin dolduğu, meddahların sahne aldığı, tiyatroların perde açtığı bir toplumsal şölendi.
François Georgeon, “İmparatorluktan Cumhuriyete İstanbul’da Ramazan” çalışmasında Ramazan’ı “tam bir iletişim ayı” olarak tanımlar. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide Ramazan; dini pratiklerin yanında eğlenceyi, gösteriyi, temaşayı da kamusal hayatın merkezine yerleştiren bir dönemdi. Tiyatro sezonu bu ayda açılır, sinemalar dolup taşardı. Yani Ramazan, hem dindarın hem sekülerin ortak kamusal zamanıdır.
Bugün ise başka bir tabloyla karşı karşıyayız.
Toplumsal canlılığın yerini gerilim, sosyalleşmenin yerini sessizlik, kültürel çeşitliliğin yerini tek tip bir söylem alıyor. İnsanların bir kısmı bu ayı “on bir ayın sultanı” diyerek beklerken, bir kısmı da bitmesini beklediği bir “ölü sezon” olarak görüyor. Bu kırılma doğal değil; kültürel iklimin bilinçli biçimde daraltılmasının sonucu.
Ramazan’ı sadece ibadet disipliniyle tanımlayan anlayış, onu kamusal hayattan soyutluyor. Oysa tarihsel hafızamız başka bir şey söylüyor: Mahyalar kadar orta oyunları da vardı. Teravih kadar sohbet vardı. İftar kadar sokak neşesi vardı.
Üstelik mesele sadece kültürel daralma da değil. Bayramın adını bile tartışma konusu haline getiren bir zihniyetle karşı karşıyayız. Ramazan Bayramı’na “Şeker Bayramı” denmesini bir tehdit gibi gören, bunu toplumsal aidiyet yerine bir sapma olarak sunan yaklaşım; aslında bayramın özündeki birlik ve toplumsallık fikrini ıskalıyor. Oysa bayram, adı ne olursa olsun, insanların birbirine yaklaşma vesilesidir.
Ramazan’ı zenginleştiren şey, farklı hayat tarzlarının aynı sokakta yan yana iftar edebilmesiydi. Bugün eksilen tam da bu yan yanalık.
Çanakkale’de de bunu hissediyoruz. Eskiden iftar sonrası kordonda yürüyüş başka olurdu; sahil çay bahçeleri dolardı, çocuklar koşardı, sokak müzisyenleri çalardı. Şimdi daha kontrollü, daha mesafeli, daha gerilimli bir hava var.
Ramazan bir ay boyunca aç kalmak değil; bir ay boyunca toplumu açmaktı. İletişime, paylaşıma, kültüre.
Belki de asıl soru şu: Ramazan’ı kimden koruyoruz? Sekülerden mi, dindardan mı? Yoksa hayatın kendisinden mi?
Çünkü bir ayı yaşatan şey yasaklar değil, temaslardır.
İyi haftalar.
Yorumlar
Kalan Karakter: