Bir siyasi partinin en büyük sermayesi yalnızca aldığı oy değildir. Asıl sermayesi, kendi üyelerinin ve seçmeninin duyduğu güvendir. O güven sarsıldığında ise tartışma sadece bir genel başkanın kim olduğu olmaktan çıkar; partinin demokrasi anlayışı sorgulanmaya başlanır.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin 38. Olağan Kurultayı'nın ardından başlayan hukuki tartışmalar ve kamuoyuna yansıyan iddialar, uzun süredir Türkiye siyasetinin en önemli gündemlerinden biri haline geldi. Kurultay sürecine ilişkin ortaya atılan para karşılığı oy kullanıldığı, bazı delegelere yakınlarının belediyelerde işe alınacağı yönünde vaatlerde bulunulduğu ve oy tercihlerinin kayıt altına alındığı iddiaları yargıya taşındı. Süreç içerisinde farklı davaların açılması ve hukuki tartışmaların büyümesi, yalnızca CHP'nin değil, Türk siyasetinin de tartışma konusu oldu.
Burada önemli olan nokta, mahkemelerin vereceği karar kadar siyasi ahlaka ilişkin tartışmalardır. Çünkü bir siyasi parti, yıllardır seçim güvenliği konusunda en sert eleştirileri yapan, "sandığa sahip çıkın" çağrılarıyla seçmenini mobilize eden bir anlayışa sahipse, kendi iç seçimleri hakkında ortaya çıkan iddiaların da aynı hassasiyetle araştırılmasını sağlamak zorundadır. Demokrasi başkalarından talep edilen değil, önce kendi içinde uygulanması gereken bir ilkedir.
Bugün birçok CHP'li seçmenin de sorduğu soru aslında oldukça basittir: Eğer kurultay süreci en küçük bir şaibe dahi taşımıyorsa, neden bu kadar uzun süren hukuki tartışmalar yaşandı? Eğer hiçbir sorun yoksa neden konu yıllarca gündemden düşmedi? Bu soruların cevabını mahkemeler verecektir. Ancak siyaset kurumunun da kamuoyunu ikna etme sorumluluğu vardır.
Diğer taraftan yaşanan kriz sırasında verilen görüntüler de ayrı bir tartışma başlattı. Parti genel merkezi önünde oluşan gerilim, barikat görüntüleri, sert açıklamalar ve karşılıklı suçlamalar, seçmende "Kendi krizini yönetemeyen bir parti ülke yönetiminde nasıl başarılı olacak?" sorusunu akıllara getirdi. Muhalefetin iktidar alternatifi olabilmesi için önce kendi içinde istikrar ve güven ortamını sağlayabilmesi gerekir.
Bu eleştiriler yalnızca mevcut yönetime yönelik değildir. Kemal Kılıçdaroğlu döneminde de seçim yenilgilerinin ardından gerekli siyasi sorumluluğun alınmadığı yönünde ciddi eleştiriler yapılmıştı. Demokratik siyasette başarısızlıkların ardından görev değişimi olağan kabul edilmelidir. Aynı makamda kalmayı tek hedef haline getirmek, isimler değişse bile aynı anlayışın devam ettiğini gösterir.
Bir başka önemli konu ise liyakat tartışmasıdır. Türkiye'de yıllardır kamu kurumlarındaki kadrolaşma ve partizanlık eleştirilirken, yerel yönetimlerde de benzer iddiaların gündeme gelmesi toplumdaki güveni daha da zedeliyor. Vatandaşın beklentisi, hangi parti olursa olsun işe alımlarda tek ölçütün bilgi, ehliyet ve liyakat olmasıdır.
Siyasette hiç kimse eleştirilemez değildir. "Atatürk'ün partisi" söylemi de hiçbir yöneticiyi eleştiriden muaf hale getirmez. Tam tersine, Cumhuriyet'in kurucu değerlerini temsil ettiğini söyleyen bir partinin şeffaflık, hesap verebilirlik ve demokrasi konusunda herkesten daha yüksek standartlar ortaya koyması beklenir.
Son olarak şu gerçeği unutmamak gerekir: Bir partiyi ayakta tutan, liderler değil; ilkeleridir. Liderler gelir geçer, ancak demokrasiye olan inanç kalıcı olmak zorundadır. Seçmenlerin de kişilere değil, ilkelere sahip çıkması demokrasinin güçlenmesi açısından en sağlıklı yoldur. Türkiye'nin ihtiyacı, lider merkezli tartışmalardan çok, hukukun üstünlüğünü ve parti içi demokrasiyi esas alan bir siyaset anlayışıdır.
İyi haftalar.
Yorumlar
Kalan Karakter: