Bu yıl da takvim şaşmadı. Yaz kapıya dayanır dayanmaz ormanlara giriş yasaklandı. Her yıl olduğu gibi gerekçe aynı: Yangın riski.
Elbette kimse ormanların yanmasını istemez. Son yıllarda yaşanan büyük yangınlar hepimizin hafızasında. Binlerce hektar alan kül oldu, canlılar yaşam alanlarını kaybetti, köyler tehdit altında kaldı. Bu yüzden alınan tedbirleri tamamen gereksiz görmek mümkün değil.
Ama her yasak beraberinde bir soruyu da getiriyor:
Ormanları korumanın yolu yalnızca vatandaşın girişini yasaklamak mı?
Çünkü orman denince akla sadece piknik yapanlar gelmiyor. O ormanların çevresinde yaşayan insanlar var. Çocukluğunu orada geçirenler, mantar toplayanlar, keçisini otlatanlar, yıllardır aynı patikayı kullanan köylüler var. Bir sabah kalkıp da yıllardır hayatlarının parçası olan alanlara giremediklerini öğrenmeleri, ister istemez bir mesafe yaratıyor.
Oysa doğayı korumanın en etkili yolu, insanı doğadan uzaklaştırmak değil; onu korumanın bir parçası haline getirmek.
Bugün birçok köyde insanlar yangın çıktığında ilk müdahaleyi yapan kişiler. Dumanı ilk onlar görüyor, ilk onlar haber veriyor. Çünkü orman onlar için sadece ağaç topluluğu değil; yaşam alanı.
Diğer yandan yasakların tek başına yeterli olmadığını da biliyoruz. Ormana girmeyen vatandaşın yerine bir cam şişe, söndürülmemiş bir kaynak makinesi kıvılcımı ya da ihmal sonucu çıkan başka bir yangın aynı sonucu doğurabiliyor. Sorun sadece giriş çıkış meselesi değil; denetim, eğitim ve koruma kültürü meselesi.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Her yaz aynı yasakları ilan etmek yerine, yıl boyunca yangınlara karşı ne kadar hazırlık yapıyoruz?
Kaç köyde gönüllü ekipler destekleniyor? Kaç çocuğa orman sevgisi ve yangın bilinci anlatılıyor? Kaç bölgede risk oluşturan alanlar düzenli olarak temizleniyor?
Çünkü ormanları yalnızca yaz aylarında hatırlamak, yağmur yağınca çatıyı tamir etmeye benziyor.
Ormanlar hepimizin ortak mirası. Yasaklar bazen gerekli olabilir. Ancak gerçek koruma, tabelaya "Girmek Yasaktır" yazmakla değil, insanların zihnine "Burası benim de sorumluluğum" duygusunu yerleştirmekle mümkün olur.
Aksi halde her yaz aynı korkuyu yaşar, her sonbahar aynı soruyu sorarız:
Ormana girmek yasaktı ama ormanı korumak gerçekten kimin göreviydi?
İyi haftalar.
Yorumlar
Kalan Karakter: